Hülyalı Selim // ÖYKÜ

Bir cinayeti itiraf etmek istiyorum memur bey, ama gel gör ki hakikat acıtıyor ondan önce yazıyorum.

Adım Selim’dir efendim. Fakat çocukluğumdan bu yana söylemesi her ne kadar daha zahmetli de olsa insanlar bana Hülyalı Selim derler. Anlamsız tabi, hangi aklı başında insan bir kelime daha fazla söylemeyi göze alıp “Hülyalı Selim” der ki. Herhalde bu takma ismin üstüme yapışmasını sağlayan olayın üzerinden her ne kadar yıllar geçse de insanların hala Hülyalı Selim demekte ısrar etmelerinin nedeni, Hülyalı olma durumunun dış görünüşümle de bir hayli uyuşması. Elmacık kemiği çıkık, zayıf ve uzun suratım, incecik belim, otuzlarımda çocuk bölümünden giyinirim o kadar incedir yani, orantısız kol ve bacak boyum, bacağım daha uzundur, ayrıca çocukluğumda aynı Küçük Prens’e benzerdim, galiba hepsi işte sadece Selim’le ifade edilemeyecek şeyler.

Fakat lafı daha fazla uzatmaya gerek yok dönelim konumuza, sonuçta cinayet ciddi bir mevzudur şakaya gelmez. Bir de işin içinde intikam oldu mu, hemen intikam deyince öyle “aman” demeyin tabi ki burada ajitasyonla koskoca cinayet masası memur beyini çırak çıkartacak halim yok, sadece bana kulak verenler adil olun yeter. Başlamadan, bir sigara alabilir miyim memur bey?

Şimdi efendim ben bu Hülyalı mevzusunu niye bu kadar dallanıp budaklandırdım, elbet boşuna yazmadık. Beni eski tanıyanlar yani o pespaye mahalle ve okuldan çocuk arkadaşlar, çocukluk değil, çünkü ben onlarla çocukluğumu falan paylaşmadım, her neyse bu takma ismi üstüme yapıştıran alçaklardır. On dörtlü yaşlarımın güzel bir bahar sabahı, ne bilim ben ilerleyen saatlerde ne rezil bir gün olacağını, yataktan kalktığımda güneş parlarken hiçte öyle kötü kötü bakmıyordu. Vallahi memur bey uzattığım falan yok, hakikaten mevzu on dördüne tekabül eder. Okulda bir Zeynep vardı, kestane rengi saçları ta belinde, yumuşacık kokardı tıpkı annemin yeni yıkadığı havlular gibi, daha on dördünde parfümlü parfümlü ama masum bir parfümdü işte, farkı da oradaydı ya. Heves ettim oturdum Zeynep’e bir şiir yazdım, ama tabi önce Orhan Veli’yi okudum, ayna, cımbız falan evde ne varsa özenip ben de koydum, yatak, döşek, koltuk fark etmez. Sonra bir heves, bir heves daha derken sayfaları doldurmaya başladım, tam üçüz altmış beş gün, durmadan yeni bir şiir ta ki üç yüz altmış altıncı güne kadar. Sonra yazamaz oldum, şiştim, kudurdum, enerjimi atacak yer arayıp durdum, kararım kesindi üç yüz altmış dokuzuncu gün yani pazartesi araya hafta sonu girmişti, Zeynep’e aşkımı ilan edecektim.

Pazartesi sabahı, işte o rezil bahar sabahı, okul üniformasını kravatına kadar bir reisi cumhur edasıyla üstüme geçirdim. Sarı saçlarımı televizyondakiler gibi taradım, gizliden babamın pahalı kokusundan süründüm ve kış başı alınan sadece gezmeye giderken kullanılması annem tarafından sıkı sıkıya tembihlenmiş, hava sıcak olmasına rağmen o kahve botlarımı giydim. Gerçi pek akıllıca bir tercih oldukları söylenemez gün boyu ayaklarım pişti. Üstelikte botları bulacağım derken servisi kaçırdım. İş başa düştü, koştura koştura okulun yolunu tuttum ve ancak babamın parfümü terden artık daha ucuz kokmaya başladığında okula varabildim.

Ders çoktan başlamış hocalar sabah mahmurluklarını üzerlerinden atıp o gereksiz ciddiyetlerine kendilerini kaptırmışlardı. Yanaklarım al al binaya girdim, botlarım da evlere şenlik gacır gucur, herhalde öyle pek yere basılmaya alışık olmadıklarındandı, bayramdan bayrama, insan on dördünde başka ne zaman şık giyinip gezmeye gider ki zaten. Ders, vasıfsız edebiyatçının dersiydi, bu adama hala edebiyat hocası demeye dilim varmaz, çünkü onun edebiyatla olan ilişkisi sibop sibobcu minvalinden öteye geçemez.

Nazikçe kapıyı çalıp içeri girdim. Bel ağrılarımdan -vallahi komiser bey, on dördümde belim ağrıyordu- eşyalarımın birazını elimde taşırdım. Elimde Zeynep’e yazdığım şiir defteri ve birkaç ders kitabı “Özür dilerim hocam, servisi kaçırdım,” dedim. Fakat bu anlayışsız kindar herif benimle uğraşma fırsatını hiç kaçırır mı, bir kere takmış kafayı bana. Komiser bey aslında ben uslu bir çocuktum, bizim husumet bir dönem öncesine dayanıyordu. Bir sene evvelinde kompozisyon sınavında “Öğretmen nasıl olmalıdır,” diye sordu edebiyatçı, ben de bütün iyi niyetim ve dürüstlüğümle “Sizin gibi olmamalıdır, en azından klasikleri okumuş olmalıdır,” yazdım. Sonra da tuttu kendine özeleştiri yapacağına kıyameti kopardı, disiplin cezası, uzaklaştırma ama hiçte öyle kini ve nefreti geçip gitmedi. “Oh Selim Bey burayı otel mi sandınız,” dedi. Bir kere on dört yaşındaki bir çocuğu, on dört yaşındaki diğer çocukların arasında otel yaşantısı ile yermesinden ne kadar akıl yoksunu olduğunu anlayabilirsiniz. Sanki oradaki çocukların ben de dahil otel hayatı hakkında bir şey bildiği var da otel girişi ve sınıf girişi arasındaki farkı yaşanmışlıklarımızla anlayalım. En masumane şekilde “Özür dilerim,” dedim.

“Elindekiler ne?”
“Çantam doluydu hocam, spor için de ayrı çanta getirmeyi sevmiyorum?” “Edebiyat kitabın nerede?”
Şimdi doğrusu geçmiş zaman, pek hatırlamıyorum memur bey, ya hocaya gıcık olduğumdan ya da kitabın parasını yediğimden midir bilemiyorum, yoktu işte. Ondan sessiz kaldım.
“Oh Selim Paşa hem elini kolunu sallayarak derse geç gel hem de kitap getirme.”

Ne yani üçüncü defa özür mü dileyecektim, sessizliğimi korumaya devam ettim. Kimseden çıt çıktığı da yoktu. Kafamı kaldırdım edebiyatçıya baktım, bir şey söyleyecek gibi değildi, ben de yerime doğru hareketlendim.
“Dur bakalım nereye?”

Bak memur bey, şimdi geldim otuz üç yaşına, ama hala ses tonundaki bu tarz mutlak galibiyetten hiç haz etmem. Mecburen durmak zorundaydım.

“O elindeki defter ne?”

Kabul hatanın en naifini defteri elimde getirerek yapmıştım. Şans getireceğini düşündüğümden Zeynep’e aşkımı ilan edene kadar ellerimin arasından ayırmayacaktım. Çocukluk işte o yaşlarda neyin mahrem neyin namahrem olduğunu bilmediğinden her şeye dokunmak istiyorsun. Üstelik ben de deli cesareti vardı, sakın yanlış anlamayın deli olduğumdan falan değil çocuk olduğum için korkusuzdum. Dikleştim, kendimden emin “Şiir,” dedim. Sonra da yine aynı cesaretten, çenemi tutamayıp “Şair Orhan Veli’yi biliyorsunuz dimi onun gibi kuralsız şiir,” dedim. Referansla konuşunca her şeyin daha havalı ve ezici olacağını sanıyordum, ne bilim ben ülkenin dipnotlarla arasının kötü olduğunu, haliyle daha çocuğum o zamanlar. “Öyle mi,” dedi, ayağa kalktı yanıma geldi “Ver bakim şunu,” deyip kalın kaplı siyah defteri elimden çekti. Saygısız herif. Şimdi ben size bu herifi tarif etmeyeyim, siz anılarınızdaki, o tamiri mümkün olmayan kompleksleri ile hayata karşı duyduğu bütün memnuniyetsizliği zavallı çocuklardan çıkartan, genelde kahverengi takım giyip onu da salak salak kravatlarla süsleyen adamı düşünün yeter. Ben on dördümde işte böyle rezil bir herife bütün aşkımı ve şiir yazma isteğimi teslim ettim. Belki o gün o dakika hevesim kırılmasaydı bugün burada cinayet ne kelime şiirlerimi konuşuyor olabilirdik. “Bakalım bu küçük Orhan Veli neler yazmış,” deyip defteri açtı. Kalbim hızla çarpıyordu, ilk şiir, en acemisiydi, yani öyle gizleme, saklama olmadan Zeynep’e aşkımın direk ilanıydı.

Ben Selim,
Hülyalı Selim,
Zeynep’le uyur, Zeynep’le uyanırım.
Ona her sabah aşk verir,
Aşık olurum.

Korkunç bir kahkaha kopuverdi, bütün hayallerim kırk küsur yaşındaki edebiyatçının on dört yaşındaki bir çocukla olan kişisel meselesinde tepelenip gitti. Kafamı kaldırabildiğim o kısacık anda Zeynep’e baktım. Hepsinden daha acımasızca gülüyordu. Kadınlar nasıl oluyor da o yaşlarda kendilerine şiir yazan adamların kıymetini bilmiyor? Yani şöyle söyleyeyim Zeynep’in kahkahası öyle bir içime işledi ki, hayatım boyunca hiçbir kadına güvenemez oldum. Yumruğumu sıkıp var gücümle kalın tabanlı botlarımı o pislik herifin hayalarına salladım. Yere yığıldı, kahkaha anında kesiliverdi, yerdeki defteri aldım ve saniyenin binde birinde okula bir daha dönmemek üzere koştum. İnanır mısınız o defter hala evde durur, o sinirle atmamış olmam enteresan, ama o günden sonra bir kere bile kapağını açmadığıma emin olabilirsiniz. Tabi şimdi siz haklı olarak eğer okula geri dönmediysen “Hülyalı” lakabı nasıl oldu da okul sıralarından dış dünyaya taştı diyeceksiniz. Efendim şans işte, eşek şansı nereye gitsem ya mahalleden ya okuldan biri çıkıyor karşıma ve hepsi de Zeynep’i unutturmamaya yeminli gibi adımla değil Zeynep’in kahkahasıyla sesleniyor bana.

Şimdi gelelim otuz üç yaşındaki maktul Zeynep Çağlayan’ın nasıl öldüğüne. Bir sigara daha alabilir miyim memur bey? Efendim yine zaman geçiriyorum sanacaksınız ama cinayet gününden önce olanları yani o noktaya nasıl gelindiğini kısaca özetlemem gerek.

Bildiğiniz gibi muhasebeciyim, bilmeyenleriniz için de altını çiziyorum şiirmiş, düşünceymiş, düz yazıymış böyle şeylerden sıdkım sıyrılınca, hep bu Zeynep’in kahkahası yüzünden yoksa edebiyatçı umurumda değil muhatap olmam, tamamen ters yöne koşup iki artı ikinin dört ettiği dünyaya sığındım. İyi bir finans şirketinde işe başladım ve tam da o dönemde iş kazaları ile ilgili haberler artınca, her şirkette zorunlu olarak en az bir kişinin ilk yardım kursuna gidip sertifika alması gerekiyor diye bir yasa çıktı. Ben de gönüllü oldum, zaten yapacak başka da bir işim yoktu. E tabi haliyle on dördümden sonra tabiatım arkadaşsızlığa ve Zeynepsizliğe iyice alışmıştı. Ofisten çıkınca eve gider bir bira içer o da beni çok hızlı çarpar zaten sonra yatar uyurdum. Kurs dört hafta sürdü. Bu son yıllarda geçirdiğim en hareketli ve en eğlenceli dört haftaydı, siz düşünün artık. Sonunda da yazılı ve uygulama sınavından tam puan alıp, yüzde yüzlük bir ilk yardımcı olarak mezun oldum.

İşte nihayet geldim cinayet gününe… Kader’e inanır mısınız memur bey? Hani on dördümde servisi kaçırdığım gibi o sabahta yeni aldığım ayakkabıyı giysem mi giymesem mi diye karar veremem yüzünden, hala bir anda üç dört tane ayakkabı sahibi olabilecek bir durumum yoktur, şirket servisini kaçırıp durağa yürümemi sağlayan şey var ya, işte ona kader diyorlar. Her zaman olduğu gibi aynı yalnızlığımla evden çıktım. Dışarıdan bakanlar bana aksi derler, halbuki aksilikle falan işim olmaz sadece onlar yalnızlığıma bahane uydurmak isterler ben de anlayışla karşılar aksiymişim gibi yaparım. Mesela iş arkadaşlarım beni öğle yemeklerine sırf aksi olduğum için davet etmediklerini söylerler, ben de canınız sağolsun derim. İşte aslında ben insanları bu kadar çok severim memur bey, yani ses etmem kabalıklarına. Onun yerine bulmaca çözerim. Nedense kelimelerle aramdaki ilişkiyi şiiri kestirip attığım gibi bir tarafa kaldırıp atamamışımdır, hasretimi çengel, kare hangisi elime geçerse onda gideririm. Ve o meçhul sabahta eğer otobüste yer bulabilsem oturup yolculuğu, her gün serviste, öğle yemeğinde ya da evde bira içerken yaptığım gibi bulmaca çözerek geçirmeyi düşünüyordum. Yaklaşık kırk beş dakika çeker benim evden Kabataş. Fakat ne mümkün, insan sürüsü, balık sürüsü, karınca sürüsü, ne sürüsü derseniz deyin ortalık mahşer yeri gibi kalabalık, çirkin bir kuyruk, insanlarda ne nezaket ne sabır var. Köşeye çekildim, nasıl olsa geç kalmıştım acele etmeye gerek yoktu. Durağın karşındaki büfeye geçtim, ayran ve tost sipariş ettim. Buraya kadar her şey normal tabi, ama ya bunca yıl sonra Zeynep’i görmem? Bu kızın saçları hiç mi değişmez aynı kestane, aynı uzunluk, tam on dokuz yıldır bıkmadan usanmadan hayali ile uyuyup hayali ile uyandığım, aşk verip aşkı alamadığım aynı canlılık. Kader işte, onu görür görmez tanıyabilmem için öyle kalakalmış.
O an Zeynep’in yanına gidip ben Selim, Hülyalı Selim, senin ağzına ettiğin Selim, bunca yıla rağmen hala sana küskün Selim, niye sen de diğerlerine uyup güldün, alay ettin benimle demek geldi içimden. Fakat yanlış anlaşılmasın niyetim kızcağıza bu saatten sonra hesap sormak falan değil, sadece bilsin diye. Gerçi o beni nereden hatırlayacak ki…

Belli Zeynep’in acelesi vardı, belki o da benim gibi hangi ayakkabıyı giysem diye karar verememiş ve geç kalmıştı. Ayağında hafiften topuklu bordo bir ayakkabı, bordo ayakkabılı bir güzel (Zeynep’i tasvir falan etmeyeceğim sonuçta herkesin güzellik anlayışı kendine) karşıdan karşıya geçiyordu ama talihsizlik işte taksinin biri ona çarpıverdi. Bütün o güzelliği, annemi havluları gibi kokan çocukluğu anında yere yığıldı. Muhtemelen boynu zarar görmüş ve olduğu yerden asla kıpırdatılmaması gerekiyordu. Yazık, yerde istemsizce tepinmeye başladı, nefes almakta zorlanıyor ve çırpınıyordu. Ben kimdim? On dört yaşında olmadığım kesin. Ben artık, ilk yardım kursunu tam notla daha yeni bitirmiş olduğu halde, Zeynep’in çırpınışı izleyen, bulmaca delisi, şiir küskünü, hayatı boyunca hiçbir kızla iletişim kuramamış bakir bir kalbin sahibi ve bu hayatta tek sevebildiği kadının ölümünü izleyen adamın tekiydim işte.

Etraftakiler kulaktan duyma saçma sapan bilgilerle yerde çırpınan Zeynep’i oradan oraya sürükledi, akıllarınca yardım etmeye çalışıyorlardı ama yaptıkları şeyler o kadar yanlıştı ki açıkçası bırakın zavallı Zeynep’e yardım etmeyi, sağlam adamı bile bozacak kadar bilinçsizdiler. Çok yazık, halbuki doğru müdahale Zeynep’i kurtarabilirdi. Elbette o doğru müdahaleyi de yüzde yüzlük bir ilk yardımcı olarak orada ancak ben yapabilirdim. Yapmadım, yapamadım belki de… Onun yerine içimden tam üç yüz altmış beş saniye saydım. Kader işte bir şiirlik ömür ve üç yüz altmış beş saniye sonra Zeynep’in gücü yavaş yavaş kesilmeye başladı. Önce sol ayağı sonra sağ ayağı tepinmeyi bıraktı. Suskunlaştı, kim bilir kafasında kimlerle vedalaştı ve gitti.

İşte memur bey, eğer ölüler bizi görebiliyorsa Zeynep kesin beni tostumu ısırıp ayranımı yudumlarken görmüştür. Hatta “A bu Hülyalı Selim değil mi, neden acaba gelip beni kurtarmadı,” bile demiştir.

09 Haziran 2019 Yazılar