Yan Masa // ÖYKÜ

Yan masadaki adamın adı Herman Raymond’dı. Hayır değildi. Zaten nerden bilebilirdim ki adını, hayatımda ilk defa görüyordum. Hem düpedüz Türk’tü bu adam, Herman Raymond saçmalığı da nerden çıktı. Ama beyaz saçları Herman Raymond tadındaydı işte. Demek ki birine Herman Raymond demek için mavi, yakası açık bir gömlek ve göğsünden fırlamış yetmişlik beyaz kıllara ihtiyaç vardı. Yanındaki çocuk da olsa olsa Tuckleberry olurdu. Bu Tuckleberry ismi bana tanıdık geliyordu ama nerden duyduğumu şu an kestirmeme imkan yok. Bu Tuckleberry denen velet olsa olsa on ikisindedir ama şimdiden Raymond’ın kırmızı şarabına göz koymuştu. Tuckleberry’di işte. İkisi de biraz Avrupai görünüyordu, adamın kafası kocamandı ama bedeni son derece zarifti, zaten ondan çıkmıştı bütün bu yabancı isim saçmalığı. Bu ikisinin birbirlerine benzeyip benzemediğinden emin değildim, Raymond daha açık tenliydi. Yaşına başına rağmen ak saçları olağanüstü gürdü. Yakışıklı bir adamdı. Ama Tuckleberry’nin hiç şansı yoktu. Hep kızları son anda kaçıracağa benziyordu. Bu Tuckleberry’nin aklı fikri bir an önce Raymond gibi oturmak, konuşmak, içmek ve yemekti. Garson ikisine de kırmızı şaraba yakışır biftek getirmişti. Tuckleberry kolayı şarap gibi yudumluyor, Raymond gibi sağ elini bıçağı tutarken aksatıyor ve her seferinde bıçağı sol elde kullanmanın aslında daha iyi olacağını düşünüyordu. Hem kim bulmuştu ki bu saçma sapan görgü kurallarını. Ona bakılırsa doktorlara göre de öğle vakti yetmişlik bir adamın biftek yememesi gerekirdi. Ama Raymond’ın umurunda bile değildi. Sanki otele sırf bu bifteği yemek için gelmiş bir havası vardı. Ama burada kaldığına da şüpe yoktu, Tuckleberry ele veriyordu onu. Çünkü öğle yemeğinden sonra fırlayıp mis gibi deniz dururken havuza girmeye hazırdı velet. Kırmızı mayosu ve siyah sandaletleri vardı. Vücudu amele yanığından geçilmiyordu. Her ne kadar Raymond’a özenip biftek yese de hala çocuk olduğu gerçeği hep böyle kırk yılda bir ele gecen tatillerde yüzüne çarpıyordu. Nefret ediyordu bundan ama havasını da kaçırmaya hiç niyeti yoktu. Hem nasıl olsa bu, altı üstü bir öğle yemeğiydi. Raymond kadınlarla hep akşam yemeklerinde tanışırdı. Akşama daha zaman vardı birkaç saat çocuk olsa ne olurdu ki. Neyse ki daha sivilce falan da yoktu yüzünde. Ondan akşam için tasalanmıyordu. Zaten şişko yanaklarında bir de sivilceleri olsa hiç çekilmezdi. Gerçi Raymond onun kilo vereceğinden umutluydu. “Şimdiki çocuklar yanlış besleniyor,” deyip sıvışacak bir adam değildi bu Raymond. İşin peşini sonuna kadar bırakmazdı. Bu adamda sabah akşam Tuckleberry’i koşuya götürecek hırs vardı bir kere. Ama yine de çocuğun üstüne fazla düşmüyordu bu aralar, belliydi. Hem Tuckleberry’in havuza gitmeye can atması onun da hoşuna gidiyordu. Gerçi o pis havuz yerine denize gitse daha mutlu olurdu ama Tuckleberry’di bu, öyle her şeyine karışamazdınız. On iki yaşında da olsa kızarsa fena kabalaşabilirdi. Aslında böyle olması Raymond’ın da işine geliyordu. Eğer Tuckleberry denize gitseydi ona eşlik etmesi gerekirdi. Halbuki havuzda çocuğa göz kulak olması için iri kıyım esmer can kurtaranlar vardı. Şimdi durduk yerde havalı krem rengi keten pantolonu ile, çorapsız giydiği lacivert bez ayakkabılarının kum olmasına hiç gerek yoktu, çocuk havuza hasretti o kadar.

Bense yemeğimi çoktan bitirmiştim. Kırmızı pesto soslu penne, gerçi tadının pek şahane olduğunu söyleyemeyeceğim. Keşke ben de Raymond ve Tuckleberry gibi biftek isteseydim. Her neyse, tasalanmaya gerek yok şimdi, yemiştim bir kere. Artık akşam yemeğinde açık büfenin tadını çıkartırdım. Bu arada saat ikiye geliyordu, annem de nerde kalmıştı böyle. Kalkıp bardaki telefondan odasını aradım.

“Anne niye hala aşağı inmedin, iyi misin?”
“İyiyim merak etme sadece biraz uzanmak istedim, keyfine bak sen.”
“Yemek yemeyecek misin?”
“Hallederim ben, akşama görüşürüz.”
“Peki… ben birazdan salihe giderim.”
“Tamam.”
“İyi olduğuna emin misin?”
“Denizin keyfini çıkar.”
“Çıkartırım.”

Telefonu yerine koydum, umarım güneş falan çarpmamıştır diye içimden geçirdim. Babam öldüğünden beri kocası gibi hissediyordum. Otuz beşimde başka bir kadın yoktu hayatımda. Ama neyse ki annemle aynı odada yatacak kadar da umudumu yitirmemiştim. Hala birileriyle tanışırım sanıyordum. Ondan ayrı odada kalmak iyiydi. Açıkçası ne Tuckleberry kadar çirkin ne de Raymond kadar yakışıklıydım, enteresan bir tiptim işte. Saçlarım uzundu bir kere. Beş yıl önce babamdan sağlam bir para da kalmıştı. Botanik işi yapıyordum. Acayip acayip bitkiler getirip satıyordum. Rahatımız yerindeydi. Olur diyordum, zamanla, düzgün bir tip bulurum herhalde. Hem şanslıydım anneme çekmiştim boyum uzundu, ne kadar yesem de öyle hemen kilo falan almazdım. Annem güzel kadındı. Yazık babam erken ölüvermişti. Annemin feci canı sıkılıyordu buna. Ne yapsın kadıncağız seviyordu erkekleri, beğenilmek hoşuna gidiyordu. Bir kocası vardı o da elinden alınmıştı. Bu siroz ne menem bir şeydi. Fakat annem beş senede yine iyi toparlamıştı, saçları hala kumraldı, üzüntüsü bir tek göz torbalarına neden olmuştu, o kadarı da artık normal.

Bir kadeh daha beyaz şarap alıp barın taburesine oturdum. Beş gündür durmadan denize giriyordum, yeter, ne işim vardı sanki denizde. Bu öğlen de içip sarhoş olsam değişiklik olurdu, akşama doğru da saunada terler kendime gelirdim.

Şimdiki oturduğum yerden bakınca Raymond’ın iki günlük sakalları parlıyordu. Kafası kocaydı ama yüzünün hatları keskindi. Tuckleberry ise daha bifteğin yanındaki haşlanmış sebzelere dokunmamıştı bile. Raymond garsona özellikle bifteğin yanında patates kızartması yerine haşlanmış sebze getirmesini söylemişti. Tuckleberry’nin umurunda mıydı sanki, havuzun yanındaki barda da patates kızartması satıyorlardı. Bir de işin güzel tarafı para falan ödemene gerek yoktu. Oda numarasını söylemek yeterliydi. Akıllıydı bu Tuckleberry, sayılarla da arası hep iyi olmuştu zaten, ilk anda ezberlemişti oda numarasını. Rahatlıkla patates, dondurma falan almayı daha uçaktayken kafaya koymuştu bir kere. Ondan huysuzluk etmiyordu. “Büyükbaba ben havuza gidiyorum,” deyip sandalyesini geriye doğru itiverdi Tuckleberry. Sonra da koca baldırlarını ayıra ayıra önümden geçip gitti. Kapıdan tam çıkarken omzundaki havlu düşecek gibi oldu ama hemen yakalayıverdi. Gülüyordu şimdi. Fakat birazdan patates kızartması yiyeceği için gülüyor olma ihtimali havlu meselesinden daha muhtemeldi.

Nihayet yaşlı dostum Raymond tek başına kalmıştı. Artık kafasını dinleyebilecekti. Saat öğlen ikiye geldiğinden restoran bir hayli boşalmıştı, artık ortalıkta gevezelik eden çocuklar yoktu. Geriye kalanlarında hepsi kalburüstü insanlardı ama Raymond hala dikkat çekiyordu. Bir tek onun hareketlerinde, öğle yemeği saatinde akşam yemeğine inmiş bir adamın zarafeti vardı. Zaten bu yüzden de beş kadın garsonun içinde en güzeli onunla ilgileniyordu. Uzun bacaklı garson Raymond’ın bardağına her şarap dolduruşunda insanlar dönüp ona bakıyordu. Ama umurunda mıydı sanki Raymond’ın. Bu saatten sonra, zaten öyle yaşlı beceriksiz çapkınlar gibi etrafa bakış mı atacaktı. Gençliğinde nasıl olsa çok can yakmıştı. Artık ağırdan alıyordu. Şimdilerde akşam yemeklerinde hoş kadınlarla ayak üstü sohbet etmek yetiyordu ona. Esas, işin inceliklerini Tuckleberry’e öğretmeliydi. Çünkü olay, damadı olacak o adama kalırsa çocuğun hali fenaydı.

Bu arada anneme yeniden telefon edip sahile gitmeyeceğimi ve havluları onun almasını söylemeliydim. Bilmez miyim ben onu, şimdi kendini iyi hissetmese bile rahat duramaz birkaç saate kesin denize iner. Aslında havlular öyle çok dert değil sadece otele aitler ve eğer kaybedecek olursak saçma sapan para istiyorlar, bir de onla uğraşmayalım. Annem de şu sabahın en erken saatinde havluyla yer ayırmaktan babam öldükten sonra bile vazgeçemedi. Nasıl olsa iki kişiyiz her türlü yan yana iki şezlong bulunur, bu kadar işe ne gerek var. Ahizeyi kaldırıp odayı aradım. Uzun bir süre çaldı. Annem oralı bile olmadı. Belki de çoktan sahile inmiştir ama şimdi her ihtimalde içmeyi bırakıp, gidip odasına bakmalıydım. Bir de güneş falan çarpmışsa kadıncağızın günü zehir olmuştur. Yeni doldurduğum altıncı kadehimi tek bir dikişte bitirdim. Gözlerim son bir kez Raymond’ı aradı. Acaba gidip gerçek ismini mi sorsam diye düşündüm. Yerinde yoktu. Pek telaşlanmadım ne de olsa akşam yemeğinde yine karşılaşırdık hem belki Tuckleberry de yanında olurdu. Bar sorumlusuna teşekkür edip kalktım. Kibar, gençten bir çocuktu. Ayağa kalktığımda ilk şarabın beni fena çarptığını düşündüm. Kapıda Raymond ve onun koluna girmiş gayet sağlıklı görünen annem belirdi. Üzerine mor elbisesini geçirmiş, teni güneşten kıpkırmızı daha bir güzel ve yüzünde hakiki bir gülümseme vardı. Raymond, Tuckleberry’nin bir saattir ısıttığı sandalyeyi kibarca çekip, annemi oturtturdu. Çapkınlık akıyordu hareketlerinden. Gerçi annemi son beş senedir bu kadar mutlu görmemiştim. Bilemedim, sinirlenmem gerekli miydim acaba. Ama güneş çarpmasından iyiydi işte, en azından hayatın keyfini çıkartıyordu. Belki akşam anneme Raymond’ın gerçek adı ne diye sorardım. Babamın devri dolmuştu, uzatmaya ne gerek vardı sanki. Keyiflerini kaçırmak istemedim. Yavaşça kapıya yöneldim. Annem bir kahkaha patlatıverdi. Belli, bu Raymond acayip komik adamdı. Annem öyle her şeye gülmezdi çünkü. Şimdi işin kötüsü sahildeki havluları almak bana düşmüştü sonra saunaya girebilirdim. Hatta belki havuz kenarından geçerken Tuckleberry’i de görürdüm. Fakat birden canım fena sıkıldı. Bir türlü beceremiyordum işte, yine yalnızdım. Şu Raymond bana birkaç numara öğretse hiç fena olmazdı hani.

07 Haziran 2019 Yazılar