Hülyalı Selim
- Feb 7
- 8 min read
Updated: Feb 23
Bir cinayeti itiraf etmek istiyorum memur bey… Adım Selim'dir efendim. Fakat çocukluğumdan bu yana kimse bana adımla hitap etmedi. Yeri gelir “Hülyalı Selim” yeri gelir “Hülü” yeri gelir “Lan Hülü” hatta hatta “Hülü Hu hu” dedikleri bile oldu-
Tabii keserim kesmesine ama buradan başlamam gerekiyor… Valla hiçbiri gereksiz değil. Yoksa ben koskoca cinayet masası memur beyinin değerli zamanını alır mıyım, almam, haşa… Evet… Yalnız başlamadan bana da bir sigara verebilir misiniz… Tamam sustum… Özür dilerim, haddimi aştım.
Şimdi efendim ben bu “Hülyalı” mevzusunu, farkındaysanız bütün lakaplar ondan türüyor, evet niye bu kadar dallanıp budaklandırdım, çünkü beni eski tanıyanlar yani o pespaye mahalle ve okuldan çocuk arkadaşlar, bakın çocukluk demiyorum, dikkatinizi çekerim çünkü ben onlarla çocukluğumu falan paylaşmadım, onlar bu takma ismi üstüme yapıştıran alçaklardır. Efendim on dört yaşındayım, güzel bir bahar sabahı-
Tabii mevzu ta o zamanlara kadar gidiyor.
Evet güzel bir bahar sabahı, ne bileyim ben ilerleyen saatlerde ne rezil bir gün olacağını, yataktan kalktığımda güneş parlarken hiç öyle kötü kötü bakmıyordu-
Yalnız siz böyle keserseniz ben olayın içine giremem bırakın anlatayım, beş dakikanızı almaz. Biraz tasvir biraz edebiyat işin havasına girmem lazım… Sağolun.
Okulda bir Zeynep vardı, kestane rengi saçları ta belinde, yumuşacık kokardı tıpkı annemin yeni yıkadığı havlular gibi, daha on dördünde parfümlü parfümlü ama masum bir parfümdü işte, farkı da oradaydı ya. Heves ettim oturdum Zeynep'e bir şiir yazdım, ama tabi önce Orhan Veli'yi okudum, ayna, cımbız falan evde ne varsa özenip ben de koydum, yatak, döşek, koltuk fark etmez. Sonra bir heves, bir heves daha derken sayfaları doldurmaya başladım, tam üçüz altmış beş gün, durmadan yeni bir şiir ta ki üç yüz altmış altıncı güne kadar. Sonra yazamaz oldum, şiştim, kudurdum, enerjimi atacak yer arayıp durdum, kararım kesindi üç yüz altmış dokuzuncu gün yani pazartesi, araya hafta sonu girmişti, Zeynep'e aşkımı ilan edecektim.
Pazartesi sabahı, işte o rezil bahar sabahı, okul üniformasını kravatına kadar Alain Delon edasıyla, üstüme geçirdim. Sarı saçlarımı filmlerdeki gibi taradım, gizliden babamın pahalı kokusundan süründüm ve kış başı alınan sadece gezmeye giderken kullanılması annem tarafından sıkı sıkıya tembihlenmiş, hava sıcak olmasına rağmen o kahve botlarımı giydim. Gerçi pek akıllıca bir tercih oldukları söylenemez gün boyu ayaklarım pişti. Üstelik botları bulacağım derken yarım saatte bir geçen otobüsü kaçırdım. İş başa düştü, koştura koştura okulun yolunu tuttum ve ancak babamın parfümü terden artık daha ucuz kokmaya başladığında okula varabildim.
Ders çoktan başlamış hocalar sabah mahmurluklarını üzerlerinden atıp o gereksiz ciddiyetlerine kendilerini kaptırmışlardı. Yanaklarım al al binaya girdim, botlarım da evlere şenlik gacır gucur, herhalde öyle pek yere basılmaya alışık olmadıklarındandı, bayramdan bayrama, insan on dördünde başka ne zaman şık giyinip gezmeye gider ki zaten. Tabii bizim zamanımızda şimdiki gençler farklı. Neyse uzatmayım… Ders, vasıfsız edebiyatçının dersiydi, bu adama hala edebiyat hocası demeye dilim varmaz, çünkü onun edebiyatla olan ilişkisi sibop sibobcu minvalinden öteye geçemez. Nazikçe kapıyı çaldım. Bel ağrılarımdan-
Vallahi memur bey on dördümde bile ağrıyordu, irsi herhalde babamda da var, romatizma olabilir diye düşünüyorum ama işte korkudan da doktora gidemiyorum… Tamam sustum, devam ediyorum…
Belimden dolayı, kitaplarımın birazını da elimde taşırdım. Zeynep'e yazdığım şiir defteri de elimdeydi, hoca “Gir,” dedi. Girdim. “Özür dilerim hocam, otobüsü kaçırdım,” dedim. Fakat bu anlayışsız kindar herif benimle uğraşma fırsatını hiç es geçer mi, bir kere takmış kafayı bana. Memur bey aslında ben uslu bir çocuktum, bizim husumet bir dönem öncesine dayanıyordu.
Bir sene evvelinde kompozisyon sınavında “Öğretmen nasıl olmalıdır,” diye sordu edebiyatçı, ben de bütün iyi niyetim ve dürüstlüğümle “Sizin gibi olmamalıdır, en azından klasikleri okumuş olmalıdır,” yazdım. Sonra da tuttu kendine özeleştiri yapacağına kıyameti kopardı, disiplin cezası, uzaklaştırma ama hiç öyle kini ve nefreti geçip gitmedi. “Oh Selim Bey burayı otel mi sandınız,” dedi. Bir kere on dört yaşındaki bir çocuğu, on dört yaşındaki diğer çocukların arasında otel yaşantısı ile yermesinden ne kadar akıl yoksunu olduğunu anlayabilirsiniz. Sanki oradaki çocukların ben de dahil otel hayatı hakkında bir şey bildiğimiz var da otel girişi ve sınıf girişi arasındaki farkı yaşanmışlıklarımızla anlayalım. En masumane şekilde “Özür dilerim,” dedim.
“Elindekiler ne?”
“Çantam doluydu hocam, spor için de ayrı çanta getirmeyi sevmiyorum.”
“Edebiyat kitabın nerede?”
Şimdi doğrusu geçmiş zaman, pek hatırlamıyorum memur bey, ya hocaya gıcık olduğumdan ya da kitabın parasını yediğimden midir bilemiyorum, yoktu işte. Ondan sessiz kaldım.
“Oh Selim Paşa hem elini kolunu sallayarak derse geç gel hem de kitap getirme.”
Ne yani üçüncü defa özür mü dileyecektim, sessizliğimi korumaya devam ettim. Kimseden çıt çıktığı da yoktu. Kafamı kaldırdım edebiyatçıya baktım, bir şey söyleyecek gibi değildi, ben de yerime doğru hareketlendim.
“Dur bakalım nereye?”
Bakın memur bey, şimdi geldim otuz sekiz yaşına, ama hala ses tonundaki bu tarz mutlak galibiyetten hiç haz etmem. O hoca, biliyor yani, dediği anda durmak zorundayım ya-
Yok otoriteyle bir sorunum yok; ama bu tarz, hiç hoşuma gitmiyor.
“O elindeki defter ne?”
Kabul hatanın en naifini defteri elimde getirerek yapmıştım. Şans getireceğini düşündüğümden Zeynep'e aşkımı ilan edene kadar ellerimin arasından ayırmayacaktım. Çocukluk işte o yaşlarda neyin mahrem neyin namahrem olduğunu bilmediğinden her şeye dokunmak istiyorsun. Üstelik ben de deli cesareti vardı, sakın yanlış anlamayın deli olduğumdan falan değil çocuk olduğum için korkusuzdum. Dikleştim, kendimden emin “Şiir,” dedim. Sonra da yine aynı cesaretten, çenemi tutamayıp “Şair Orhan Veli'yi biliyorsunuz değil mi onun gibi kuralsız şiir,” dedim. Referansla konuşunca her şeyin daha havalı ve ezici olacağını sanıyordum, ne bilim ben ülkenin dipnotlarla arasının kötü olduğunu, haliyle daha çocuğum o zamanlar. “Öyle mi,” dedi, ayağa kalktı yanıma geldi “Ver bakim şunu,” deyip kalın kaplı siyah defteri elimden çekti. Saygısız herif. Şimdi ben size bu herifi tarif etmeyeyim, siz anılarınızdaki o, tamiri mümkün olmayan kompleksleriyle hayata karşı duyduğu bütün memnuniyetsizliği zavallı çocuklardan çıkartan, genelde kahverengi takım giyip onu da uyumsuz uyumsuz kravatlarla süsleyen adamı düşünün yeter. Ben on dördümde işte böyle rezil bir herife bütün aşkımı ve şiir yazma isteğimi teslim ettim. Belki o gün, o dakika hevesim kırılmasaydı bugün burada cinayet ne kelime şiirlerimi konuşuyor olabilirdik. “Bakalım bu küçük Orhan Veli neler yazmış,” deyip defteri açtı. Kalbim hızla çarpıyordu, ilk şiir, en acemisiydi, yani öyle gizleme, saklama olmadan Zeynep'e aşkımın direk ilanı…
Ben Selim,
Hülyalı Selim,
Zeynep'le uyur, Zeynep'le uyanırım.
Yasaktıklar bilir bunu,
Aynalar güneşe yansıtır,
Şimdi artık güneş ısıtır onu,
Fısıldar kulağına,
Selim sana her sabah aşk verir,
Aşık olur diye.
Korkunç bir kahkaha kopuverdi, bütün hayallerim kırk küsur yaşındaki edebiyatçının on dört yaşındaki bir çocukla olan kişisel meselesinde tepelenip gitti. Kafamı kaldırabildiğim o kısacık anda Zeynep'e baktım. Hepsinden daha acımasızca gülüyordu. Kadınlar nasıl oluyor da o yaşlarda kendilerine şiir yazan adamların kıymetini bilmiyor? Yani şöyle söyleyeyim Zeynep'in kahkahası öyle bir içime işledi ki, hayatım boyunca hiçbir kadına güvenemez oldum. Yumruğumu sıkıp var gücümle kalın tabanlı botlarımı o pislik herifin hayalarına salladım. Yere yığıldı, bir anda herkes sustu, yerdeki defteri aldım ve okula bir daha dönmemek üzere koştum. İnanır mısınız o defter hala evde durur, o sinirle atmamış olmam enteresan, ama o günden sonra bir kere bile kapağını açmadığıma emin olabilirsiniz.
Efendim, tabii sonra şöyle bir durum oldu, okula el mecbur yeniden dönmek zorunda kaldım. Ve bütün hocalar da edebiyatçının ne rezil bir herif olduğunu bildiği için, benim sınıfın önünde küçük düşmemi, hani mahkemede tahrik unsuru göz önüne alınır ya, işte bunu da hafifletici neden olarak sayıp okuldan atmak yerine iki haftalık uzaklaştırma verdiler. Şans işte, keşke atsalardı. Çünkü ben safı, sanıyorum ki okula dönünce hocaya sağlam bir şekilde geçirdiğim için bu şiir mevzusu çoktan unutulmuş olacak, OLMADI! Tam beş sene boyunca bıkmadan usanmadan benimle dalga geçtiler. İçimdeki bütün şevki kırdılar, en küçük bir kıvılcım dahi kalmadı, resmen hayallerimi çiğneyip tükürdüler. Yaaaaa… Neyse şimdi gelelim otuz sekiz yaşındaki maktul Zeynep Çağlayan’ın nasıl öldüğüne.
Biliyorum şimdi kızacaksınız ama benim acil bir sigara yakmam lazım, yoksa devam edemem… Sağolun çakmak var ben de… Efendim yine zaman geçiriyorum sanmayın ama cinayet gününden önce olanları yani o noktaya nasıl gelindiğini de kısaca özetlemem gerek.”
Muhasebeciyim; altını çiziyorum şiirmiş, düşünceymiş, düz yazıymış böyle şeylerden sıdkım sıyrılınca, hep bu Zeynep'in kahkahası yüzünden yoksa edebiyatçı umurumda değil, tamamen ters yöne koşup iki artı ikinin dört ettiği dünyaya sığındım. Üniversiteden sonra bir finans şirketinde işe başladım ve tam da o dönemde iş kazaları ile ilgili haberler artınca, her şirkette zorunlu olarak en az bir kişinin ilk yardım kursuna gidip sertifika alması gerekiyor diye bir yasa çıktı. Ben de gönüllü oldum, zaten yapacak başka da bir işim yoktu. E tabi haliyle on dördümden sonra tabiatım arkadaşsızlığa ve Zeynepsizliğe iyice alışmıştı. Ofisten çıkınca eve gider, bir bira içer o da beni çok hızlı çarpar zaten sonra da yatar uyurdum. Kurs dört hafta sürdü. Bu son yıllarda geçirdiğim en hareketli ve en eğlenceli dört haftaydı, siz düşünün artık. Ve kursun sonunda da hem uygulamadan hem de yazılı sınavından tam puan alıp, yüzde yüzlük bir ilk yardımcı olarak mezun oldum.
İşte nihayet geldim cinayet gününe... Kadere inanır mısınız memur bey?
Hani on dördümde otobüsü kaçırdığım gibi o sabah da yeni aldığım ayakkabıyı giysem mi giymesem mi diye karar veremem yüzünden, hala bir anda üç dört tane ayakkabı sahibi olabilecek bir durumum yoktur, şirket servisini kaçırıp durağa yürümemi sağlayan şey var ya, işte ona kader diyorum ben. Her zaman olduğu gibi aynı yalnızlığımla evden çıktım. Dışarıdan bakanlar bana aksi derler, halbuki aksilikle falan işim olmaz sadece onlar yalnızlığıma bahane uydurmak isterler ben de anlayışla karşılar, aksiymişim gibi yaparım. Mesela iş arkadaşlarım beni öğle yemeklerine sırf aksi olduğum için davet etmediklerini söylerler, ben de canınız sağolsun derim. İşte aslında ben insanları bu kadar çok severim memur bey, yani ses etmem kabalıklarına. Onun yerine bulmaca çözerim. Nedense kelimelerle aramdaki ilişkiyi şiiri kestirip attığım gibi bir tarafa kaldırıp atamamışımdır, hasretimi çengel, kare hangisi elime geçerse onda gideririm. Ve o meçhul sabahta eğer otobüste yer bulabilsem oturup yolculuğu, her gün serviste, öğle yemeğinde ya da evde yaptığım gibi bulmaca çözerek geçirmeyi düşünüyordum. Yaklaşık kırk beş dakika çeker benim evden Kabataş. Fakat ne mümkün, insan sürüsü, balık sürüsü, karınca sürüsü, ne sürüsü derseniz deyin ortalık mahşer yeri gibi kalabalık, çirkin bir kuyruk, insanlarda ne nezaket ne sabır var. Köşeye çekildim, nasıl olsa geç kalmıştım acele etmeye gerek yoktu. Durağın karşındaki büfeye geçtim, ayran ve tost sipariş ettim. Buraya kadar her şey normal tabii, ama ya bunca yıl sonra Zeynep'i görmem? Bu kızın saçları hiç mi değişmez aynı kestane, aynı uzunluk, tam yirmi dört yıldır bıkmadan usanmadan hayaliyle uyuyup hayaliyle uyandığım, aşk verip aşkı alamadığım aynı canlılık. Kader işte…
O an Zeynep'in yanına gidip ben Selim, Hülyalı Selim, senin ağzına ettiğin Selim, bunca yıla rağmen hala sana küskün Selim, niye sen de diğerlerine uyup güldün, alay ettin benimle demek geldi içimden. Fakat yanlış anlaşılmasın niyetim kızcağıza bu saatten sonra hesap sormak falan değildi, sadece bilsin diye.
Belli Zeynep'in acelesi vardı, belki o da benim gibi hangi ayakkabıyı giysem diye karar verememiş ve geç kalmıştı. Ayağında hafiften topuklu bordo bir ayakkabı, bordo ayakkabılı bir güzel, Zeynep’i tasvir falan etmeyeceğim sonuçta herkesin güzellik anlayışı kendine, karşıdan karşıya geçiyordu ama talihsizlik işte taksinin biri ona çarpıverdi. Bütün o güzelliği, annemi havluları gibi kokan çocukluğu anında yere yığıldı. Muhtemelen boynu zarar görmüş ve olduğu yerden asla kıpırdatılmaması gerekiyordu. Yazık, yerde istemsizce tepinmeye başladı, nefes almakta zorlanıyor ve çırpınıyordu. Ben kimdim? On dört yaşında olmadığım kesin. Ben artık, ilk yardım kursunu tam notla daha yeni bitirmiş olduğu halde, Zeynep'in çırpınışı izleyen, bulmaca delisi, şiir küskünü, hayatı boyunca hiçbir kızla iletişim kuramamış bakir bir kalbin sahibi ve bu hayatta tek sevebildiği kadının ölümünü izleyen adamın tekiydim işte.
Etraftakiler kulaktan duyma saçma sapan bilgilerle yerde çırpınan Zeynep'i oradan oraya sürükledi, akıllarınca yardım etmeye çalışıyorlardı ama yaptıkları şeyler o kadar yanlıştı ki açıkçası bırakın zavallı Zeynep'e yardım etmeyi, sağlam adamı bile bozacak kadar bilinçsizdiler. Çok yazık, halbuki doğru müdahale Zeynep'i kurtarabilirdi. Elbette o doğru müdahaleyi de yüzde yüzlük bir ilk yardımcı olarak orada ancak ben yapabilirdim. Yapmadım, yapamadım belki de... Onun yerine içimden tam üç yüz altmış beş saniye saydım. Kader işte bir şiirlik ömür ve üç yüz altmış beş saniye sonra Zeynep'in gücü yavaş yavaş kesilmeye başladı. Önce sol ayağı sonra sağ ayağı tepinmeyi bıraktı. Suskunlaştı, kim bilir kafasında kimlerle vedalaştı ve gitti.
İşte memur bey, durum bu, sizce ölüler bizi görebiliyor mu, görebiliyorsa şayet Zeynepciğim kesin failini yani bendenizi görmüştür.
B.S


