top of page

İz —B

  • Feb 23
  • 4 min read

Dönüp dönüp onun öldüğü sabahı yaşıyorum. İnsanın hayat dolu, pespembe yanakları da olsa, gençliği de olsa, son saatlerinin farkında mıdır? Öleceğini biliyor mudur?


Ondan önce uyanmıştım. Başucundaki alarmı kapattım. Çok güzel uyuyordu. Kafasını kuş tüyü yastığına gömmüş, derin derin soluyor; yana dönüşüne, pikeye sarılışına şahit oldum. Sarılacak bir can mı arıyordu? Belki de. Erken mi kalkmıştım? Ah yok mu benim o aceleciliğim, sarıp sarmalamasını beklemeliydim. Belki de. Çok güzel uyuyordu. Bunun son uykusu olduğunu bildiği için mi çok güzel uyuyordu; yoksa güvende hissettiği için mi; yoksa dün gece tam da uyumak istediği saatte uyuduğu için mi; yoksa mutlu olduğu için mi; yoksa perdeyi şişiren bahar rüzgarı, o hep örtünün dışında bıraktığı ayaklarını serin serin gıdıkladığı için mi çok güzel uyuyordu?


Yavaşça kapıyı kapayıp çıktım. Aradan on, on beş dakika geçti geçmedi, kendiliğinden uyanıverip yanıma geldi. Bak şimdi düşünüyorum da normalde uykusu ağırdır. O zaman, yoksa benimle son geçireceği dakikaların keyfine doya doya varmak için mi hemencecik uyandı? Biliyor muydu? Biliyordu da bana mı söylemiyordu? Ağlamayayım, isyan etmeyeyim, etmeyeyim de boşa geçmesin zamanımız diye miydi?


Günaydın dedi, dudaklarımdan öptü. Hakkını yememeli, her gün öperdi. Kahvaltıda ne istiyorsun diye sordum, yumurta yapayım mı? Olur dedi, ama sen kahvaltıyı hazırlarken bir yıkanıp geleyim dedi. Halbuki daha gece yıkanmıştı, yatmadan evvel. Yoksa gece kabuslar görmüş, terlemiş miydi? İlk o da isyan etmiş, ama sonra kabullenmiş miydi? Ve morgda çırılçıplak yatırdıklarında utanmayayım diye mi gidip yıkanmıştı? Kokmayayım, sadece ölüm kokayım. Ya da ben onu hep öyle güzel güzel kokarken hatırlayayım diye mi yıkanmıştı?


Kahvaltıyı hazırladım. Duşta normalde şarkılar söyler. Ne de çok severdi yaşamayı. Ama bu sefer sessizdi. Ve aceleci. Ben daha domatesleri yıkıyordum, yanımda bitiverdi. Demek ki, belki de son saatleri olduğu için. Domatesleri o kesti. Oh be dedi, bahar geldi. Domatesi kokladı kokladı, oh be dedi, sera değil bu. Salatalığı kokladı kokladı, oh be gerçek bu. Belki de evet, belki de o yüzden işte. Sen niye üstünü giyinmedin dedim. Sen seç dedi. Sonra güldü. Koskoca insansın, ben mi seçeceğim ne giyeceğini dedim. Üstüme döküp kirlenmesin diye dedi. Gülüyordu. Ne de neşeli. Öyle neşeli ki, ölüme böyle gidilmez. Ama dudağının en ucunda, sol, kalp yanı, toplu iğne başı kadar, toprağa doğru bir bükülme de vardı ya, saklayamadığı. Sadece şimdi, yeniden yeniden o sabahı yaşayınca beliren bir bükülme. Biliyor muydu?


Peynir. Zeytin. Yumurta, sahanda. Hızlı hızlı yemedi bu sefer. Tadını çıkartıyordu. Önce ekmeğin içini yiyip, sonra da kenarlarına geçişinden belliydi. Her zamanki gibi tereyağı sürdü, üstüne peyniri koydu, ne de severdi. Ama her zamankinden farklı olarak, daha çok reçel yedi. Kiraz. Tatlıya düşüşü, tahin var mı pekmez var mı deyişi… Var dedim. Karıştırsana? Belki de bu hayattaki son lokmalarının tatlı olmasını istemişti.


İki değil, dört bardak çay içti.  Dört bardak çay içtiğine göre o zaman kahveyi işte içer diye düşündüm ama yine de zamanın var mı kahve içer misin dedim. Olur dedi, senin? Var var, işlerimi ayarladım. Yoksa özellikle ben müsait olduğum için mi bugünü seçmişti? Yaşasaydın eğer, her anım senindi, keşke bunu çok daha önceden bilseydim. Ama şekerli olsun dedi. Anlamalıydım, bildiğini bilmeli, sade severdin halbuki.


Kahveyi yaptım. Beni izledi, süzdü. Aklına mı kazıdı? Belki de. Hatıralar, bedenlere mi yoksa ruhlara mı zimmetlidir? Var mıdır bir ruh, beni hatırlayan, bizi hatırlayan ve beni hiç unutmamak için aklına kazıdı diyebileceğim?


Sonra kahvesini içerken bana rüyasını anlattı. Meğer ben onu izlerken, çok güzel uyurken rüya görüyormuş. Bir çocuk vardı dedi, ama ben olup olmadığından emin değilim, ama olabilirim, çünkü bizim yazlıktaydık, olsam olsam altı yedi yaşlarındayım, yaşlarında, mavi hortumla çimleri suluyorum, suluyor, üzerimde, çocuğun üzerinde sarı bir mayo… Dura dura anlatıyordu. Çok önemsemedim. Fakat bilseydim son rüyası olduğunu… Sonra sustu. Eee dedim. Benim onu dinlemediğimi anladığı için mi sustu, yoksa rüya mı bu kadardı bilmiyorum. Alelade bir rüya gibi gelmişti bize, bana! Bilseydim, bilseydik bunun son rüyası olduğunu… Belki de o an, bu hayattaki en mutlu olduğu andı; artık tanıyamadığı kendi, o saf neşeyle bezenmiş, tam olmuş, bir olmuş beyni de ölmeden önce son bir kez daha bu huzuru yaşamak istemişti; aslında kim olduğunu, olabileceğini hatırlamak istemişti; belki de bu onun ilk ve son büyülü anıydı. O alelade sarı mayolu çocuk şimdi bir ölü.


Ve her seferinde kahvesini ters çevirirdi; genelde acelesi olduğundan da çabuk soğusun diye üstüne para koyardı. Geleceğe, olacaklara düşkündü; bu sefer çevirmedi. Bana bir bardak su verir misin dedi. Normalde kalkıp kendi alır, hatta ben istemesem dahi bana da koyardı, iç derdi hayattır. Kalktım, bir bardak soğuk su verdim. Bir iki yudum içip durdu. Hayat boğazından mı geçmemişti, doymuş muydu, dolmuş muydu; ya da bana bundan sonra kalkıp sularını kendin alacaksın, içmeyi unutmayacaksın, artık kendini sen düşünmek zorundasın mı demek istemişti? Yalnızsın. Uzun uzun baktım, suyunu biraz daha içsin diye bekledim. İçmedi.


Hadi dedi, yeter gitme vakti geldi, seç bakalım ne giyeceğim dedi. Hep kendi seçerdi; belki de bu, beni kimseye bırakma, sen sarıp sarmala demekti, sen toprağa koy. Ben sarıp sarmaladım, ben toprağa koydum. Evden çıkmadan ellerimi tuttu, gözlerimin içine baktı, seni çok seviyorum mu demek istedi, sevdim mi, elveda mı? Dudaklarımdan öptü. Bense musalla taşında ellerinden ve alnından öptüm, dudaklarına dokundum. Kendine iyi bak dedi. Peki söyle bakalım, insan nasıl kendine iyi bakar, yarısı güneş görürken yarısı kapkara, toprak altında?


Görüşürüz demedi, en sevdiği ayakkabıları giydi, evden çıktı ve yitti. Bilerek mi yitti? Bilmeyerek mi yitti? Bilip de bir şey yapmaması kadercilik —HAYIR! İnanmazdı öyle şeylere. İnsan son anda, son saatlerinde kaderci olabilir mi —Vakur? Vakur olmaya çalışmak mı, olmak mı —Belki de anı yaşamak. Son an —Mutsuz muydu ki son olsun, mutsuz muyduk?


Ya da ben dahil herhangi birine içimde bir his var, az sonra şöyle şöyle olacak ve ben öleceğim, bana yardım eder misin dese, deli misin sen, kuruntu bu, demez miydik? Kim bilebilir ki geleceği! Artık bir geleceği olmayanlar mı —Yokluk. Belki de.

Recent Posts

See All
Melun

Bugün dilencilikte ilk günüydü. Yoksulluğun ise elli yılı var, ilk üç yaş hatırlanmaz nasıl olsa. Yer bilmiyor, yordam bilmiyor. En kalabalık caddeyi seçiyor. Acemi işte. Bulvara gitmiş üstelik, satac

 
 
Tanrı Misafiri

Musa sıcağa bulanmış, tütüyordu. Öğle on iki, hava 45, hissedilen 55 dereceydi. Aklı başında her insan evladı bir çatı altına sığınmışken Musa, güneşi çatı bellemişti. Nehrin kenarındaki yüz yirmi dön

 
 
Hülyalı Selim

Bir cinayeti itiraf etmek istiyorum memur bey… Adım Selim'dir efendim. Fakat çocukluğumdan bu yana kimse bana adımla hitap etmedi. Yeri gelir “Hülyalı Selim” yeri gelir “Hülü” yeri gelir “Lan Hülü” ha

 
 

© 2026 Burak Serbest Tüm hakları saklıdır.
Powered and secured by
Wix

  • Youtube
bottom of page