Melun
- Feb 7
- 15 min read
Updated: Feb 23
Bugün dilencilikte ilk günüydü. Yoksulluğun ise elli yılı var, ilk üç yaş hatırlanmaz nasıl olsa. Yer bilmiyor, yordam bilmiyor. En kalabalık caddeyi seçiyor. Acemi işte. Bulvara gitmiş üstelik, satacak kendini, oğlanların pembe melodikasıyla. Popüler bir parça olsun. İkizler de Mustafa ve Kemal babalarına çok çok popüler bir şarkı öğretti. Ama sadece bir. Çünkü Münir'in sadece o kadar zamanı vardı. Bir an önce yollara düşmeliydi. Parçayı ikinci gün ezberledi, üçüncü gün pekiştirdi. Yalnız Sol Anahtarı yok. Açamaz kimse bu kapıyı, hırsızın utanmaz parmaklarından başka. Ortadaki beyaza işaret, iki kere bas üst üste, en yakın siyaha yüzük, yarım karış zıpla, konduğun beyaza serçe. Ama en fenası yanakları, ilk günden patladı kılcal damarları. Belediyeden alışık, gezemez tıraşsız, al al suratı, bıyıkları, oh olsun sana dedi sabah, ulan internet senin neyine, koyarlar işte böyle kapının önüne, şimdi siktir git, al oğlanların melodikasını, bütün gün tek bir parçayla, dön dön başa, hem kendi beynini hem elaleminkini sik dedi. Mırıldanarak. Sonra, tabii bununla kurtulduğuna şükür. Sonuçta deliğe de atabilirlerdi, canlı canlı gömebilirlerdi. Gömmediler.
Banyodan çıktı; karısı, ne bu surat, ahlaksızlık değil bu, kimsenin cebinden çaldığın yok, el açmıyorsun, bütün gençler şimdi sokaklarda diye teskin etti. Adamın içinden: böyle giderse herkes sokaklarda —Hop! Otosansür, insana böyle üfletirler işte. Bari pembe olmasaydı. Biz mi aldık sanki onu, verdiler, dedi Perihan. Münir’in üstündeki kazak, mont, pantolonu da vermişlerdi. Adam kafa salladı, ayakkabılarını giyerken kadın yine, konu komşu laf etmiş diye başladı. Montunu (bunca sene sonra artık eniştenin değil benim) dışarda ilikledi. Perihan bir kez daha komşular şikayet etmiş diye başladı. Halbuki az evvel de utanılacak ne var bunda diyen o değil miydi? Perihan? Evet bendim. Kaç Münir kaç, dön dolaş hep aynı konu —yetersizliğim.
Perihan’ın içine batmıştı, komşuların çocuklarla haber gönderdiğinden bu yana uyku yoktu. Münir amca biraz sessiz olsun, ders çalışamıyoruz, sınavlar var. Piçlerin okumakla işi olsa içi yanmayacaktı. Hem bu onların ayıbı, kıçımızın dibine, en ince tuğladan evi konduranlar kim —ONLAR. Perihan yaman kadındı. Ama sadece bu mu dert edindiği? Keşke. Çocukla haber gönder, kendin gelme. Neden? On —neredeyse on bir olacak, her gün, mütemadiyen, herifler evden çıktığı anda arkalarından sövüp saydıkları kocaları, bunlarla yüz göz olma bizim de başımız yanar dedi diye mi? Aptal benim kocam, saf ama hepinizinkinden daha çok sevdi beni ve çocuklarını, kıskançlıktan yapıyorlar bilmez miyim ben. Bilir. Öyle bir kadındı işte, şanslı, sevilmiş. Ve parasız.
Bulvara geldik ama ya belediyeden arkadaşlar bizi —biz derken melodikası ve gururunu kast ediyordu— görürse, dert edindiğin şeye bak, arkadaş mı kaldı sanki. Aha şurada süpermarket var, ama yok olmaz, millet eli kolu dolu poşetle çıkıyor, poşeti bırakacak da, elini cebine atacak da, karısının sandığı kadar saf değildi, iki günde ezberlemişti şarkıyı. Ve yetersiz. Biraz daha yürüdü. Bir kadın giyim mağazası, analar babalara göre daha vicdanlı olur, hem yanında banka hem yanında çiçekçi, kestaneci, fakat köşebaşı önü açık cereyanda kalıyor, olsun, hadi bakalım. Üfledi, duraladı, yanaklarını ovdu, alışacağız gayri, bir kere daha üfledi, cılız. Utanıyor, tanınmaktan korkuyor; ikizler, diğeri zaten safcağızım, elbet oğlanlar mevzuyu melodikadan ve kömürden ve yumurtadan dolayı biliyordu bilmesine ama babalarını sokak ortasında görmek ayrı bir şeydi. Okuldalar. Çocukların arkadaşlarıyla da karşılaşabilirdi. Okulu kırmış aylak aylak gezinirken —hem okulu kırdıkları için ne de gururlu, güçlü, alaycıdırlar— pembe melodikasıyla Münir’i görseler ya! Gerçi kim tanıyor ki beni; hiç çocuklarının veli toplantısına gidecek gücü olmadı, ya da çocuklarının arkadaşlarını yatıya davet ettikleri rahat bir evleri. Utanma düttürü dünya. Sanki bir seninkiler. Filmi hatırladı. Rahmetliyi andı. Selam olsun sana. Sanki okulda herkesin keyfi yerinde ya. Acaba geceleri mi çıksam. Saçmalama. Laf olur, söz olur, olan yine bize olur. Ama şöyle musiki kumaşından olsaydım ya. Allah vergisi. Rahmetli gibi. İşte o zaman rahatlıkla diyebilirdi çaldım ama anlamadılar, ben Hint fakiri onlar ruh fakiri. Ne dedi karıcığım, anlımın teriyle değil mi, ben ne utanıyorum, üç çocuklu adamı, üstelik biri muhtaç biliyorlar, sırf bir şeyleri savunduğum için, o şey de insanlık ha, ne hakaret etmişim, ne küfür, beni bu hale düşürenler utansın. Hakka girdiler, benden önce o çocuğun, varsa bir adalet —Hop! Otosansür. Bas —İşaret, işaret, yüzük, serçe…
Baba düttürü dü, dedi kız. Ya öyle garibim düttürü düt, dışarda şimdi, akşama gelecek, sen merak etme kuzum. Suyu Melek’in saçından aşağı döktü. Melek sinirlendi, çırpındı. Kız dur, koskocaman oldun, genç kız oldun, daha saçını düzeltmek lazım, kıllarını almak lazım, sen daha suyu dökünce böyle yaparsan onlar nasıl olacak. Hımm, dedi masumcuk. Annesi saçını okşadı. Bıyıklarını da almak lazım, sonra vites attırıp, terbiyesizler bir de durumumuz ortada, destek olacaklarına, tamam, saf benim kocam ama vicdanlıdır, nankörler, hepinize yardımı dokunmuştur. Suyu bir kere daha döktü, Melek yine huysuzlandı, bak dur, üşüteceksin. Korktukları için elektrikli sobayı çalıştıramıyorlardı. Cereyan, ailenin her bir ferdinin başına musallat olmuştu.
Düşünmeyi bir tarafa bırakıp, parmakları çalışınca, sesler evdeki gibi çıkmaya başladı. Meseleyi kotarıyor, kotardıkça şevke geliyordu, unutuyordu —cereyanı, yanağını, zabıtayı ve kutuyu koymayı. Anca şarkıyı bitiriverince fark etti, kutu arandı, belki saftı karısının zannettiği kadar, melodika çantası eşittir kutu. Omzundaki çantayı yere koydu. İşte zapt edildi bütün köşebaşları. Ve daha ikinci turu yeni tamamlamıştı ki höst lan ne oluyor, dedi birisi. Döndü, yirmilerinde iki oğlan. Birinin elinde kırmızı melodika, diğerinde yaldızlı darbuka. Bas git, dedi darbukacı —Çocuklar. Sikerim çocuğunu diye lafı yapıştırıverdi enstrüman-daşı ve beyaz akordiyon boruyu yakalayıp çekti —Gerzek. Allah belanı vermesin! Boruda birikmiş bütün tükürükler oğlanın üstüne sıçradı. Üç günlük olduğu için gereğinden fazla tükürüyordu. Ne uğraşıyonuz benimle! Tükürüklü enstrüman-daşı tiksintiyle sustalıyı çıkarıverdi. Bas git, yoksa… Yoksa ne, demek var aslında ama, heyhat ihtiyaç sahipleri inip binecekleri durağı iyi bilmeli. Münir eğilip çantasını yerden aldı. Alırken ana avrat düz gitti, içinden. Ve caddenin karşısına geçti. İlk darbuka patladı. Ardından melodika, bir bok bildikleri de yok ya. Ben daha iyisini yaparım. Caddenin diğer ucu kurtarır mı? Kurtarmaz. Daha ileri daha da ileri, en ileri, ta durağın orada hak için imza toplayanların yanına kadar. Görünme, ayak bağı olma. Ah ulan sana ne madenciden, kaz bakalım şimdi kuyunu, madenciymiş, tövbe estağfurullah. Yine başladı, işaret, işaret, yüzük, yüzük (fazla bastı) serçe ve rahmet diledi bütün madencilere. Gel sen de imzala, sesini yükselt, Kaz Dağları’ndaki kıyıma, talana dur de —Hop! Otosansür.
Perihan, Melek’i giydirdi. Aylığa, o mu başvursaydı. Bir vatan hainin kızına, masumcuk da olsa aylık bağlarlar mı ki? Muhtara sorsam? Yok yok gerek yok, benim masa başı işim var, memuriyetim var, kızıma ben bakarım, bak hanım ihtiyaç sahibi yazıyor, çok şükür —Çok şükür tabii. Münir’in eniştesi bir kilo alıyor, bir veriyordu, her sezon gardırobu yeniliyordu, ve çok şükür ki Münir eniştesiyle aynı boydaydı. Oysa ihtiyaç sahiplerinin yoktur eniştesi. Neyse. Perihan televizyonu açtı. Yavrucak televizyondaki kayıp çocuklara çok üzülüyordu. Televizyondaki teyzeler ve amcalar bazen onları bulamıyordu. O zaman işte ağlıyordu Melek. Ama yine de artık büyüdü, on sekiz yaşında diye çizgi film izlemiyordu melek, kanatsız. Perihan, çızzz ütüyü bastı tiftik tiftik olmuş yakaya. Şimdi aslında mırıl mırıl bir türkü de tuttururdu fakat koyuncağazından çıkardığı notaları bozdursun diye kocasına vermişti. Git de kıvır kıvır bir makarna al. Az biber salçası. ANAAAAA kayıp çocuk ölmüş. Melek ağlamaya başladı, Perihan yanına koştu. Yavrucağım, kuzum, ölmüş demeyelim de küsmüş, hayata küsmüş, ama korkma o da bir melek olmuş.
İyi üfür, iyi. Tarihte bir ilk, pembe melodikayla yakılan ilk ağıt: Koskoca adam, elli üç yaşında, eşek oğlu eşek, bir bulvar köşesinde. De babanın ne suçu var. Adam çalışıp didinmiş, seni okutmuş, ne diye, TESLİM OLMA diye —HOP, sus. Yetti be babamızı da anmayalım. An tabii. Münir, belediye otobüslerinden dahi korkar olmuştu. Kırmızısı, mavisi fark etmiyor sanki hepsi de peşine salınmış köpekler. Kendisi ise vatan haini bir firari, kürek mahkumu Jean Valjean. Okumuş muydu ki, babası bir fabrika işçisi, okumuştu ya ve anlatmış ya, babası saçını okşamıştı ya, gurur duymuştu ya, bir kitap sayesinde sevilmişti ya. Okuyanı bu kadar gururlandırıyorsa yazana ne etmez. Bak bak nasıl da başına toplanmaya başladılar. Şimdi söyle bakalım Münir efendi sadece madenin dibindekiler mi sanki, hepimiz sefil değil miyiz? Sefiller memleketi —Aferin oğlum, okuyacan büyük adam olacan, bizi bu sefaletten kurtaracan, CAN CAN… Halbuki Münir’in nefesi altı ay öncesine dek anca belediyede sekreteryaya yetmişti —odacının bir üstü. On küsür sene ne uzadı ne kısaldı, sadece tek eliyle ve beş parmağıyla çaldı.
Üç çocuk, velet cinsinden, Münir’in önünde duruyor. Sırıtıyor. Oğlanların arkadaşı değillerdir inşallah. Allahım allahım, yardım eden var mı ki orada? Kimse var mı ki? Duygulu bir BABA? Çocuklar karşısına geçmiş pis pis sırıtıyor. Ses etme, çocuklar kalabalık ediyorlar işte, millet bir şey var sanacak, gelecek konacak, besleyecek seni. Yaşlıca bir beyfendi yaklaşıyor. Aslında Münir’in yaşlarında. Ama artık Münir kendinden küçüklere bile ağabey demeli, saygı duymalı, çocuklara dahi. Şartlar bunu gerektirir. Adam (ağabey) müziği dinlemeden sevabınadır diye göz göze gelmeden kağıt on lirayı atıveriyor. Siftah senden ağabey, bereket allahtan. Belki de şimdiye dek BABA demekle yanlış ettik. Belki o da sadece bir ağabey. El açıp şükredeceğimiz en büyük ağabey. Ya o, on liracık şimdi rüzgârda uçarsa? Paraların üstüne koymak için taş falan alsaydım keşke. Nasıl olacak şarkıyı yarıda kessem, olur mu, sadece üç oğlan, olmaz, veletlere malzeme mi vereceğim, on liraya nasıl da saldırdı derler şimdi, aldı hemen cebine attı, aç derler şimdi. Uçma on lira, ya da uç uç eli ol, yüz ol, iki yüz (—Yuh) geri dön.
Rüzgâr, paracığı kaşımaya başlıyor, az sonra üfürecek. Münir, son üç notaya yalapşap basıp şarkıyı bitiriyor. Tam para uçmadan davranacak oluyor ki —Piçler bekliyorlarmış hele. Oğlanların en yakışıklısı basket atarmışçasına pozisyon alıp avucunda buruşturduğu 20 lirayı, 10 liranın üstüne atıyor. Ve Münir de en küçük ağabeylerine teşekkür etmek için kafasını kaldırıyor. Bu küçük ağabeyler az önceki büyük ağabeyden daha ağa-beyler. Allah razı olsun —Dilenmiyorsun ki sen, bütün gençler şimdi sokaklarda —Ben öldüm Perihan. Javert'den başka kim okşar artık benim başımı. Melekler diyor annesi kızana, onlar artık melek. Babam inanmıyor ki diyor ikizler. Tövbe de diyor Perihan, sana ne madenciden, ne diye paylaşırsın, adamcağızlar zaten hakkı rahmetlerine kavuşmuş, sen paylaşınca mı düzen sağlanacak, sen paylaşınca mı geri gelecekler —Ve gömecekler bizi onlarla, Avrupa ve Asya arasında toplu bir mezar olacak, küreklerimizle toprağın altında biçare mahkumlar. Amin.
Gençliğini de yaşayamıyor kuzum diye hayıflanıyor Perihan. Yaşını da bilemiyor. Gerçi bu fakirlikte ne gençliği. Gençlik bahar olsa çiçek açmış olsa, gün kızarmış olsa ne yazar. Perihan, Melek rahatlasın, ölü kızın ardından daha fazla ağıt yakmasın diye çizgi film açmış. Kendi gençliğini yaşadın mı sanki? Kızındın sen. Ve çizgi filmler fayda etmiyordu. Bir tek, evlenecek de adamın iyi huylusuna denk gelecek de üstüne kısmetlisi nazır olacak ki deve hendeği atlasın. Perihan’ın gençliği, yıllar sonra mirasla yüzü gülen gayrimeşru çocuk şansıydı. Gülmedi. Olsun kocası sevdi ya, iyi bir adam çıktı ya. Yetmez mi? Perihan ütü masasını kaldırdı. Geçip Melek’in yanına oturdu, kızının saçlarını okşadı. En azından bilmiyor garibim, hissetmiyor, hayat yıkayıp geçiyor, kiri pası yok bir tanemin, sevilsin yeter, ne de güzeldir yüreği. Melek manen yaşardı, bir tek. Kız örgü? Melek heyecanla ellerini çırptı, kafa salladı. Hay yaşa! Perihan kalkıp örgü setini aldı. Kendi goblen, Melekse banyo bezi örerdi. Gidip satsak mı şunları? Saçmalama Perihan, sonra kızlarından yararlanıyorlar derler. Ana babaya bak derler —Münir! Dilendirelim mi dedik, tövbe tövbe! Ana kız tezgâh açalım dedik, sanki kızı ben bir yere tek başına bırakabiliyorum. Haklısın kızma sevdiceğim. Konuşma öyle öyle, BEN SANKİ —Münir ne etti acaba? Sana ne Perihan, Münir’den. Münir’lerden. Uzaylılar gelse mesela, Münirgilleri alıp gitse mesela, Perihanlarla o zaman kimlerle evlenir? Vardır vardır elbet bir kısmetin. Üstelik belki de cepleri dolu bir kısmet. De Münir uzaylılara da inanmıyordu. Fakat on üç yılını verdiği belediyenin mensuplarına inanırdı. Şu şöyle iç etmiş, bu ondan tırtıklamış, imzayı o vermiş dense de güvenirdi. Onun nezdinde yol arkadaşlarından kimse para yemiyordu; esas Münir’in kendisi bir uzaylıydı.
Ve Münir do’dayken zabıtanın çakarlarını gördü. Marslılar gelin alın beni, yetti bu kader, ben hazırım. Bu durumda herhangi bir şeyi seçmem, inanıp inanmayı dahi elimde mi —GERÇEKÇİ OL İMKANSIZI İSTE heyt be! Oluyorum Münir. Sadece seni değil, çoluğunu çocuğunu da kullanıyorum. Dur! Münir durdu. Zabıtadan kaçacağım diye çantayı bırakmıştı. Dönüp almalısın. Evdekilere ne dersin. Münir melodikayı montunun içine saklıyor. Sanki bulvarda öylesine bir geziye çıkmış, çantanın yanına varıyor —cak, mış, dı. Zabıta arabası önünden geçip gidiyor. Çok şükür. Hâlâ inanıyor musun? Çok şükür. Münir yerdeki kılıfı da alıp fermuarını boynuna kadar dayayıp montunun içine sıkıştırıyor, tabii önce fermuar inecek sonra yeniden çekilecek. Çekildi. Ve Münir yine o öylesineymiş yürüyüşüyle daha ötelere gidiyor. Bırak kızımı karımı çolumu çocuğumu olur mu? Olur. Çok şükür de. Buna da şükür. Münir karınca duasını mırıldandı. Allahım bana da bir keman ve Ağustosu ver. Sonra da bütün karıncalar beni kınasın; emekli olamadan nasıl da kapının önüne koydular, bastılar tekmeyi, hadsiz sen kim devleti eleştirmek kim, desin. Bak kapı kapı dolaştın, iş aradın —nerede dostlar, akrabalar; kim fişlenmişe kucak açar ki, faturalı bir malım ben. Açmadılar. Müstahak. Açmasınlar. Ben ve pembe. Şimdilik kış.
Münir tüzel gözlerden uzak, gerçek kişilere yakın olmak için Meşrutiyet Parkı’nın köşesindeki simitçinin yanına sığınır. Sığındı mı olmalıydı; fakat kulağa en güzel sığınır geliyor, sesli okursan. Evet, Münir hepimizin Münir’i de simitçi arıza çıkarıyor. Birader üfle üfle paranı kazan ama olmaz yani öyle benim yanımda millet simitlere senin tükürüğün geldi sanır. Açıl hele şöyle. Halbuki Münir açtı ve simitlerden birini almayı düşünüyordu. Taş yerim daha iyi. Adi herif. Yok yetti ama, bu da beni kovamayacak. Bu hayatta elbet bana da bir metrekarecik düşüyordur herhalde —Mezar. Yok istemez, daha giremem, benimkiler ortada kalır. Münir böyledir işte, inadından güneşi dahi tutan ay gibidir. Hayatı bir tutulmadır, günde gecedir. Ve inanmasa da uzaylıları bekler. Çok istiyorsan sen açıl, babanın yeri mi! Lan sen racon bilmiyon herhalde, ben nah burada yirmi yıldır tezgâh açarım. Atma! Ben belediyedenim, kimler nereleri zapt etmiş iyi bilirim. Simitçinin yüzüne bir şüphe düşüveriyor, masmavi gökte tek bir bulut. Sivil polis gibi mi yani? He aynen. Simitçi Münir’i daha önce hiç görmediği için ve Münir tıraşlı olduğu için ve Münir gömleğini içine sokup boynuna kadar iliklediği için, süveter giydiği için, simitçinin oğlunun öğretmenlerine benzediği için ve hiç gocunmadan elinde pembe bir —Org olsa gerek ya da akordiyonun üfürülenini tutuyor olduğu için, ve tabii bir kere daha baştan aşağı süzdü, gözlemlerinden emin oldu, sonra tezgâhı toparlayıp sivilin yerine birazcık öteye kaydı. Çünkü hemen öyle pılını pırtını toplayıp topuklamak olmaz şimdi, suçüstü gibi ensesine binerler. Peki Münir efendi, hadi bakim bugünü kurtardın ama yarın ne olacak? Münir duymuyor. Yarın da burada üfleyebilecek misin? Yarın yanıma bir şişe su almayı unutmamam gerek. Dilim damağıma yapıştı. Münir etrafına bakınıyor. Hayrat yok, büfe yok, simitçiden başka tezgâh açan da yok, tek çare bu adi herif. Tabii az önce üstün gelmiş olduğu için, olduğum için, evet olduğun ve ezilmediğin için, çok şükür, simitçinin yanına gidiyor. Elini cebine atıp, ver hele bir simit bir ayran. Simitçi, ulan bana tuzak mı kuruyor bu şerefsiz diye düşünüyor. Korka korka yanındaki soğutucudan, kış içinde buz yok, ılık ayranı çıkartıp simiti uzatıyor. Münir parayı veriyor, yok abi istemez, al şunu olur mu, olur olur. Münir sinirle, yoksa sen bana… Yok abi yanlış anladın, hediye —İstemez! Münir adamın gömlek cebine ne kadar vereceğini bilemediği için ağabeylerin verdikleri dahil, seksen beş lira elli kuruşu bırakıveriyor.
Burgu makarna vercen, peki abla, kız Melek sana da çukulat, Salih oğlum yine mi ikram, ayıpsın be Perihan abla, Melek bizim de meleğimiz derken Salih’in bakışları kapıya kayıyor. Hoş gelmişsiniz ablalarım, Perihan arkasını dönüyor ki: Serçe, Betül, Dürdane kapıdan içeri giriyorlar. Perihan özellikle Serçe’ye tavırlı, gönül koymuş, belli etmek istiyor, ama bir yabancıymış gibi de davranamaz ki nasıl etmeli? Perihan bence önce dön bir bak şöyle, baştan aşağı süz, sonra nasıl çocuklar, sınavı ne ettiler de; bak kocan az evvel simitçiye nasıl da dersini verdi. Valla orada olsan gidip alnından (—Dudak) öperdin, kendini nasıl da ezdirmedi der içinin yağları erirdi. Hoşt! Ne eriyecekmiş be, eriyecek yağ mı kaldı, o önce —Neyse yaramı kaşıyıp da doldurma beni. Kafam bozuk zaten. Perihan, komşularına dönüyor ki Serçe, vay Perihan ablam nasılsın, vay meleğim. Serçe, Melek’in kafasını okşuyor, biz de tam Betül dört yolda (—Bulvar) Münir ağabeyi görmüş de onu konuşuyorduk, abla niye söylemediniz, demek ki adamcağız onun için çalıp duruyormuş. En çok da adamcağız dokundu. Babam dütdürü düt, Serçe, he kuzu he, deyip bir kez daha Melek’in kafasını tos tosluyor. Perihan akıllı kadın. Ne sandın, kimin karısı. Perihan hiçbir şey demeden Salih’e dönüp, Salih, buyur abla, şu Tekirdağ yaş üzümden ver bakim, rakı, he büyüğü olsun, bir de kıyma ver köfte yapacağım, şu tavuk butlarından da ver, şunlardan mı, evet, peki abla, süzme yoğurt da… Perihan arkasında da gözlerinin olmasını çok isterdi, Salih şaşkın şaşkın siparişleri hazırlıyor; Serçe, Betül, Dürdane suskun, kömür var mı, var abla, kömür de ver, olur abla, Salih kömür de veriyor. Dürdane —Hayırdır Perihan abla kutlama var galiba? —Bayram. Serçe atlayıp, hayrola, ne bayramı abla, bizim bilemediğimiz (iğneleyici)? Perihan gülümsüyor, cevaplamıyor, sen ne biliyon ki, bize her gün bayram diyecek oysa. Perihan elinde kömürü, eti, yoğurdu, makarnası, Salih yanımda yok, Münir abin gelince verir, tamam mı? Lafı mı olur be abla. Ve Melek elinde çukulatı bakkaldan çıkıyorlar. Duydun değil mi? Neyi? Serçelerin ölüm korkusuyla pıt pıt atan yüreğini. Kimim ki ben —Şahin, maşallah maşallah. Bu gece mangal değil yürekler yanacak, yüreklidir ana-dolu.
Ana-kız eve dönerken okuldan dönen ikizleri yolda görüyor. Mustafa ve Kemal heyecanla elleri kolları dolu annelerinin yanına koşuyor. Melek kardeşlerini gördüğü için çikolatasını saklıyor, yemesinler. Hayırdır anne? Ben de bunlar nerede kaldı diyordum. Eee anca işte. Oğlanlar poşetlere yardım için davranıyor, yok siz bunları bırakın, gidin hemen melodika mı ne ondan bulun ikiniz de, eee bizimki babamda, biliyoruz biliyoruz gidin bulun buluşturun iki tane daha arkadaşlarınızdan alın. Oğlanlar şaşkınlık içinde iyi de, neden? Aaa yetti sormayın, büyük sözü dinleyin, alın diyorsam alın. Perihan Melek’i önüne katıp eve doğru yürümeye koyuluyor. Arkasını dönmeden durmuş birbirlerine kaş göz yapan oğullarına —Hadi. İkizlerin omuzları aynı anda kalkıp indi. Ve kömür karası kıvırcık saçları hoplaya zıplaya Musa ve Birgül’ün evlerinin yolunu tutuyorlar. Melodikayı ne yapacak ya?
Seni görmüşler. Kim? Mahalleli. Hadi be, nerede? Parkın köşesi dediler ama. Sen de bilmiyorsan. Şimdi oraya bir park kondurmak yetmez tabii, bir cadde, bir mahalle, bir kent gerekti de tasvir tasvir reklam panoları, rögar kapakları, refüj, koca binalar. Ve yerel yönetim —Hop otosansür. Koskoca belediye başkanlarını alıyorlar da seni —Hop oto oto vın biz uslu uslu evimize gidelim, çoluk çocuk bekler. Sol, sol, fa, fa, si simitçi de gitti. Üç beş kuruş. Çok şükür. Münir durağın yolunu tuttu. Melodikası çantada ama belediye otobüsüne değil de minibüse binecek. Çünkü Münir vatan hainliğine devam ediyor, hâlâ. Ve Münir’in cebindeki bozukluklar şıkırdıyor durağa koştukça, şoför frene bastıkça. Hâlâ.
Rüyamda büyüktüm bir ineğim vardı, ama hiç beslemiyordum, yani öyle beslemeden kendi kendine yaşar sanıyordum, ailem falan var babam gibiyim kocamanım, inek incecik kalıyor, sen de görmedin mi bu rüyayı? Yok. İkizler aynı rüyaları görmez mi? Kemal, Mustafa’yı cevaplayamadan, betonlu damı, ince kiremidi, cephe duvarları tırtıklı, bok sarısı evlerinin ayakkabıları çıkarttıkları beş metrekarelik avlusuna giriyorlar. Oğlan ikizine tam saçmalama diyecek, manzara karşısında ağzı açık kalıyor. Anneleri mangalı yakmış, el arabasına odunları koymuş onu da yakmış, kış ortasında damsız bir avlu, ayakkabıları ortadan kaldırmış, masa örtüsüne dek sanırsın zengin eniştelerinin evine bayram yemeğine davetliler. Rakı mı o Mustafa? Bilmem ben çocuğum. Buldunuz mu diyor anneleri. Çocuklar kafa sallıyor. Anne? Efendim? Perihan oğlanların afallamış suratına bakınca sormak istediklerinin ne olduğunu anlıyor; biz insan değil miyiz, mangal yakıp etimizi pişiremez miyiz, gidin hadi ellerinizi yıkayın. Bunlar (melodikaları işaret ediyor) şimdilik içerde kalsın. Oğlanlar şaşkın şaşkın kafa sallıyor, babanız gelir şimdi. Perihan be, mangalı ne de güzel yaktın. İyi bilirim, elimden gelir. Şimdi de kora kesmiş kömürü yayıp, etler pişerken yapışmasın diye ızgarayı yağlıyor. Aslında serçe bıldırcın pişirmek lazım da kim atacak kurşunu. Bu evden kuşlara sıkacak çıkmaz, çok şükür.
Münir biliyor musun, bir gün geliyor herkes aksıyor, ama seninki şenlikli oldu bak, şıngır mıngır hem bu yaştan sonra bir çalgı da girdi hayatına, artık eksik olmaz bir nota, boş ver; Münir biliyor musun, en azından hayatın değişti, zorlaştı belki fakat bak artık fa var arkadaşın, do’ya yeni küsmüş; sana, bana daha uzun bas diyor, beni bas bas bağırt, herkes herkeş bir kerecik bile olsa şu tatsız tutsuz hayatın içinde inler ne de olsa. Ve bütün korkaklar, işitmemek için kapıyı pencereyi kapatır.
Münir avludan içeri girdiği anda dumanı tüten mangala mı şaşırsın, masa örtüsüne mi, rakıya mı, salataya mı, kış ortasında avluya kurulmuş masaya mı, el arabasının içinde cayır cayır yanan seyyar sobaya mı, sanki zengin eniştesinin evindeki kış bahçesi. Münir, şaşkınlığı üstünden atar atmaz, ne yaptın Perihan bu tantana neyimize diyecek oluyor, karısı hadi üstünü değiştir gel paşam deyiveriyor. Belki bir şeylerden kurtulma savaşına girilmiş, taarruz vaktidir, kendi de cephede, ölüm öncesi son yemek.
Münir elini yüzünü yıkayıp yeleğini de üstüne geçirdikten sonra avluya çıkıyor. Rakısı o an kadehe konuluyor, buzu atılıyor. Oğlanlardan önce köfte ve tavuk kendine servis ediliyor, bu savaştan gerçekten de dönüş yok galiba, ölmeden gün yüzü de görsün dediler galiba… Perihan ses etmeden, bir açıklama yapmadan çocuklara da yemeklerini verdikten sonra son kalanları da tabağına koyuyor. Rakıya uzanıyor —Yakışır. Bir kadeh de kendine dolduruyor. Ve kadehini kaldırıyor. Paşam… Paşa şaşkın. Hükümet kadın, Münir yaşça daha büyük olduğu için, kadehini onunkinden aşağıda tutup tokuşturuyor. Düşünme Münir hadi ye, iç, keyfini çıkar, boş ver ne olacaksa olacak. Münir, karısının kumbarasından haberdar olduğundan, etlerin, rakının fiyatını hesaplamaktan vazgeçip kendini ana bırakmaya —Zor. Perihan mutlaka çamaşırları yıkamadan önce pantolonların ceplerini kontrol eder, dolmuşta, bakkalda, pazarda üçe beşe bakmadan sabırla küsuratları biriktirir —Sokağa çıkarken sen de yanına bir kumbara mı alsan, hem daha sevimli olur? Münir ne de sever karısını, sabrını, kudretini, umudunu, helal sana be karıcığım, rakıyı yudumlayıp, köftenin bir tanesini yuvarlıyor, mis. İkizler ise semerden boşanmış, erkek çocuğu ne olacak işte, çoktan köfteleri gömüp tavuğa geçmişler. Ham hum ediyorlar. Münir'in bir an içi kalksa da, duymamaya çalışıyor. Onlar da haklı, özlemişlerdir. Karısına bakıyor, gözleri çakmak çakmak. Yaş mı gizli ne? Münir yaşı fark edince, dayanamayıp, fakat ağzını açmadan, çocuklar duymasın, gözleriyle bu nedir şimdi Perihan, hayırdır inşallah, bir anlat hele diye soruveriyor. Perihan gözlerini kırpıştırıyor, yaşı gerilere itiyor, aman ha sakın ağlama, ağlamak yok, az bekle paşam, tadını çıkar şimdi sırası değil diyor. Melekse anne babasını taklit etmekte, onların ritmine ayak uydurmuş, kolasını yudumluyor. Melek kopya hayatında şimdi mutluluğu kopyalıyor —evet mutlular çünkü herkese inat— Melekcik, anason ve dana kıyma, çatal bıçak kibar kibar, tadını çıkararak yiyor.
Anne tatlı? Ondan önce diyor Perihan, bakıyor Münir'in de eti bitmiş, salata yoğurtla oyalanıyor, gözleriyle içeriyi işaret ediyor (tabii anlayana ah Mustafa ah Kemal baktı olmayacak) ağzını açmadan önce kadehinde kalan son yudumunu da alıp, hâlâ bön bön tatlı müjdesi bekleyen oğlanlara gidip içerden babalarının ve kendi melodikalarını getirmelerini söylüyor. Oğlanlar şaşkın, Münir’se lokmaları çiğnerken, rakıyı yudumlarken kendini hazırlamış gayri, dönüş yok, Allah Allah sesleri arasında ölüme koşacak işaret bekliyor. Perihan uzanıp, kocasıyla ikisinin biten kadehlerini yeniden dolduruyor. Münir de davete icap edip —ama demek içi, dışı kadar sakin değil— kadehi aldığı anda utanmasa kafaya dikecek, tek seferde bardağı yarılayıverdi.
Oğlanlar içerden getirdikleri pembe melodikayı babalarına veriyor. Ödünç olanlar, Musa’nınki Kemal’de, Birgül’ünki Mustafa’da; geçip yerlerine oturuyorlar. Perihan kızına dönüp saçını okşuyor, sen de kuzum çırp o güzel kanatlarını olur mu, Melek kafasını sallıyor. Çalın babanıza öğrettiğiniz şarkıyı. Oğlanlar önce bir babalarına bakıyor. Münir sen de. Babalarının hortumu ağzına götürdüğü görülünce —Yıllarımızı çaldılar, gururumuzu iki paralık ettiler, ve sanmam ki böyle düt dütle kurtulsun, ama sana ne diyeyim şimdi, kıçıma tekmeyi vurdurmayacaktım, o gözyaşını akıtmayacaktım. Melodikalar aynı anda kayda giriyor, maşallah senkron, Münir sonradan öğrenmiş olsa da ikizler babalarının peşine düşmüşler, bir saniye gözlerini ayırmıyorlar. Ve Münir şu dört gündür ilk defa kusursuz çalıyor.
Perihan da dikleşip, bir kuğu mu o, kuğudur ya, gri kuğular kenar mahallerde yaşar, tam yerinde makama giriveriyor. Hicaza ağıt karışmış, ağıdın ölüleri bu memleketin evlatları. Duy ahali ben burda bir köşede çığıracağım bütün gece, soğuk vız gelir, hey hey canım rinna-rinna-nay, Münirim şu cihana gelmiş, bana gelmiş, doğrudan yana, iyi kalpli Münirim, şimdilerde ona vatan haini diyorlar, hey hey hey canım, memleket sevdasından… İkizler ve Melek annelerinin sesinin o böğürden gelen tokluğuna alışık olmadıkları için, analar çocuklarının yanında mı ağlar ki, şaşalıyor. Hatta oğlanlar bir an çalamayacak, mevzudan kopacak gibi oluyorlar fakat anneleri sussun istemiyorlar, o sesten mahrum kalmak istemiyorlar, bu sesin hakkı şarkıyı bitirip elleri kızarana kadar alkış tutmaktır. Münir’se o pas tutan ağıdı en son —Yıllardır sadece mırıldanıyorsun, o puslu sesini kızımızın artık gerçek bir melek olduğunu kabullenip yeni bir çocuk yapmaya ikna olduğun geceden bu yana duymuyorum. Kızımızın başını okşarken hani, söylüyordun, neydi o türkü —Dua. Başka meleklerin gelip düşmüşü korumasını diledim. Fakat Mustafam, evladım, rüya da olsa ineği doyurman gerek, sahip çıkacaksın. Koşulsuz bakacaksın, gözünün içine bakan bir candır o. Hadi Kemalim sen de rüyaya yat, he-hey canım rinna-rinna-nay, hey insan sevdasından.
Perihan, Münir ve çocukları dinlemek için avlunun çatlak duvarlarına önce, kış olmasına rağmen ateş böcekleri —her bir meraklı nefeste hırsla yanıp sönüyor— sonra da gece olmasına rağmen serçeler konuyor; Perihan da kocasının omuzlarına. Bu sefer de Münir’in gözleri doluyor. Koca adam —Hop duyduk duymadık demeyin, evet kapı pencere kapalı olsa da bütün mahalle duymuştu, do re__ re_ do_ | fa_ sol_ la___ Perihan ve Münir’in gözleri artık bir, tek şeritte dur duraksız akan cihan trafiği. İkisinden de yaşlar boşalıyor —Ey komşular, zevzek melemeler yerine bu evde bir âli melodide, madencilere ailecek rahmet okunuyor, sessiz olun. Karabaş dikkat oğlum, sürüyü kurt kapmasın.
13. Temmuz. 2025
Çiftlikköy / Çeşme


