Yan Masa
- Feb 7
- 5 min read
Updated: Feb 23
Yan masadaki adamın adı Herman Raymond’dı. Hayır değildi. Zaten nereden bilebilirdim adını, hayatımda ilk defa görüyordum. Demek ki birine Herman Raymond demek için mavi, döşe kadar açık keten gömleğe ve göğsünden fırlamış yetmişlik beyaz kıllara ihtiyaç varmış. O döşte uyur İsa, pamuk pamuk, altın yatağında… Yanındaki çocuk da olsa olsa Huckleberry’dir. Ve Huck on ikisinde olmasına rağmen, hadi bilemedin on üç, şimdiden Raymond’ın kırmızı şarabına göz dikmişti. Yaş meselesi canını sıkıyor, özgür hissetmiyor, bir an önce büyümek istiyordu. Büyüdüğünde de Raymond gibi olmak… Nasıl olacaksa? Raymond esmer, Akdenizliydi, ak saçları olağanüstü gür, yeşil gözlü, yakışıklı, görmüş geçirmiş bir adam. Huck’sa kızları hep son anda kaçıracağa benziyordu. Fakat asla umudunu yitirmiş değildi, yoğun bir çabayla Raymond gibi oturmak, konuşmak, içmek ve yemek için elinden geleni yapıyordu. Değişime gebe bir çaba. Doğru yoldan sapılmazsa, karizmanın doğuşu.
Garson ikisine de kırmızı şaraba yakışır biftek getirmişti. Huck vişne suyunu -elbette vişne suyu söyleyecekti- şarap gibi yudumluyor, Raymond gibi sol elini çatalı tutarken aksatıyor ve her seferinde çatalı sağ elde kullanmanın aslında daha iyi olacağını düşünüyordu. Hem kim bulmuştu ki bu görgü kurallarını. Ona bakılırsa doktorlara göre de öğle vakti yetmişlik bir adamın biftek yememesi gerekirdi. Ama Raymond’ın umurunda bile değildi. İnadına, sanki otele sırf bu bifteği yemek için gelmiş bir havası vardı. Yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara yiyordu. Huck’sa elinde olmadan lokmaları çiğnemeden yutuyor, kendini tutmaya çalışsa da havuzbaşından duyulan çocuk sesleri onu sabırsızlandırıyordu. Kuru turuncu mayosunu giymiş, pişik kremini tazelemiş, yemeğe gelirken ıslak olduğu için gacır gucur eden sandaletleri çoktan kurumuştu. Ve Raymond uyardığı için bütün gün çıplak gezerek amele yanıklarından kurtulmasına da ramak kalmıştı. Artık şu yemek faslı bir an önce bitmeli, o kaydıraktan bir an önce kayılmalıydı. Ne yapsın zavallı, Raymond’a özenip biftek yese de hala çocuk olduğu gerçeği böyle kırk yılda bir ele geçmiş tatilde yüzüne çarpmayacak da ne zaman çarpacaktı.
Raymond saatine baktı, spor, ince kasalı, koyu kahve deri kayışlı, bileği tam sıkmasın diye gevşek tutulmuş… Huck bir şeyler söyledi. Raymond Huck’ın tabağındaki dokunulmamış sebzeleri işaret etti. Raymond garsona özellikle bifteğin yanında patates kızartması yerine haşlanmış sebze getirmesini söylemişti. Huck’ın umurunda mıydı sanki, havuzun yanındaki barda da patates kızartması satıyorlardı. Üstelik işin güzel tarafı para ödemene gerek yoktu. Oda numarasını söylemek yeterliydi. Akıllıydı bu Huck, sayılarla da arası hep iyi olmuştu zaten, ilk anda ezberlemişti oda numarasını, rahatlıkla patates, dondurma falan almayı daha uçaktayken kafaya koymuştu. Babasının söylediğine göre mesele turist olunca Türkiye bir cennetti. Haklıydı babası, her şey tıkırında gidiyordu, Huck yalancı hamlesini yapıp bıçağını brokoliye batırdı.
Bense yemeğimi çoktan bitirmiştim. Pesto soslu penne. İyi değildi. Keşke ben de Raymond ve Huck gibi biftek isteseydim. Artık akşam yemeğinde açık büfenin tadını çıkartırdım. Saat ikiye geliyordu, annem hala aşağı inmemişti. Merak etmiştim. Cep telefonumu elimdeki romana konsantre olabilmek için odada bıraktığımdan kalkıp köşedeki bara gittim.
2157’yi çevirdim:
“Anne, ne yaptın, niye inmedin daha?”
“Biraz uzanacağım canım.”
“Yemek?”
“Sağlam kahvaltı yaptık ya, hiç aç değilim… Sen yedin mi?”
“Evet.”
“Ne yapacaksın peki?
“Bilmem… Denize giderim herhalde.”
“Tamam canım.”
“Sen iyi misin?”
“Evet… Sadece biraz dinlenmek istedim.”
“Tansiyonunu ölçtün mü?”
“Yok bir şeyim merak etme… Ve lütfen odaya gelirken havluları verip kartı almayı unutma canım.”
“Tamam.”
Telefonu yerine koydum, umarım güneş çarpmamıştır. Babam öldüğünden beri kocası gibi hissediyordum. Kırk ikimde hayatımda başka kadın yoktu. Şehirde aynı evde yaşıyor olabiliriz ama neyse ki otelde aynı odada kalacak kadar cimri değildim. Sonuçta insanların kendilerini rahat hissettiklerinde ne yapacakları belli olmaz. Gece, her an tatil beldelerine özgü o lacivert renge boyanabilirdi. Çok şükür öyle eline yüzüne bakılmaz bir tip değildim. Raymond kadar yakışıklı olmasam da bir havam vardı. Anneme çekmişim -annem, ailenin en güzelidir, hala- uzun boyluyum ve ne kadar içsem de yesem de öyle hemen kilo almam. Evet çok konuşkan olmayabilirim ama merak uyandıran bir iş yapıyordum. Aaa öyle mi nasıl bitkiler bunlar? Sizin hiç duymadığınız bitkiler, tropik iklim ister, ama işte sera şartlarında bu topraklarda da yaşıyor. Peki botanik işinde çok para var mı? Bazen, doğru müşteriyi bulursan. Gülüşmeler. Enteresan. İsminiz? Kafamda kuruyordum, evirip çeviriyordum ve uçakta -Huck gibi tatili düşlerken- lafa böyle girmenin en doğrusu olduğuna karar vermiştim.
Bir kadeh daha beyaz şarap alıp barın taburesine oturdum. Üç gündür durmadan denize giriyordum, yeter ne işim vardı sanki denizde. Bu öğlen de içip sarhoş olsam değişiklik olurdu çünkü olağan hayatımda akşamları işten sonra içerim. Saat beş gibi de saunada terler kendime gelirdim. Olağanüstü plan.
“Su da alabilir miyim lütfen? Soğuk olsun.”
Huck nihayet sebzelerinin çoğunu yemişti. Raymond tabağa bakıp kafa salladı. Huck heyecanla sandalyesini geriye doğru itiverip ayağa kalktı. Sonra da koca baldırlarını ayıra ayıra önümden geçti. Çilleri güneşi görünce coşmuş… Kapıdan tam çıkarken omzundaki havlu düşecek gibi oldu ama hemen yakalayıverdi. Gülüyordu, çocuklara has o hevesle. Fakat birazdan patates kızartması yiyeceği için gülüyor olma ihtimali havlu meselesinden daha muhtemeldi.
Restorandaki son çocuk Huck da gidince ortam iyice sakinledi, uğultu yerini farklı dillerin kahkahasına bıraktı. Geriye kalanların hepsi belli bir yaşın üstünde ve düzgün tiplerdi ama Raymond hala dikkat çekiyordu. Bir tek onun hareketlerinde, öğle yemeği saatinde akşam yemeğine inmiş bir adamın zarafeti vardı. Zaten bu yüzden de beş kadın garsonun içinde en güzeli onunla ilgileniyordu. Uzun bacaklı garson Raymond’ın bardağına her şarap dolduruşunda insanlar dönüp ona bakıyordu. Ama umurunda mıydı sanki Raymond’ın. Bu saatten sonra, öyle yaşlı beceriksiz çapkınlar gibi etrafa bakış mı atacaktı. Gençliğinde çok can yakmıştı, belli. Artık ağırdan alıyordu. Şimdilerde akşam yemeklerinde hoş kadınlarla ayak üstü sohbet etmek yetiyordu ona.
Dedesi olmasının ötesinde Huck’ın Raymond’a neden bu kadar özendiği gün gibi ortadaydı. Babam yaşasaydı, o da hayatı bu denli sever miydi acaba? Özlüyorum seni baba. Yaşlanacaksan böyle yaşlanacaksın, Antalya’nın ortalama bir tatil köyünü Monako’nun kral dairesine çevirecek kadar kendin için yaşayacaksın, bu kadeh senin için Bay Raymond.
Açıp kitabımı okumaya başladım. Hem içiyor hem hikayenin tadını çıkartıyordum ki anlamak için pür dikkat gereken bir noktada, aynı cümleyi dördüncü defa okuduktan sonra ve hala anlamamış, sanırım burası için yanlış romanı tercih etmiştim, aklıma annem geldi. Bir kadeh daha ısmarlayıp odayı aradım. Uzun uzun çaldı. Açmadı. Kendini iyi hissedip sahile mi inmişti yoksa uyuyor muydu, her ihtimalde de içmeyi bırakıp, gidip odasına bakmalıydım. Umarım bir şeyi yoktur. Barmenin yeni doldurduğu altıncı kadehi fondip yapıp kalktım. Raymond’a selam verecektim ki yerinde yoktu. Ne yapalım artık akşam yemeğinde tanışırız, belki o zaman yanında Huck da olur, biraz çene çalar yemeğin üstüne birer viski içeriz. Tabii Huck bu duruma çıldırır. Biz de dondurmayla gönlünü alırız.
Barmene teşekkür edip, bahşiş bıraktım. Kibar, yirmilerinde bir oğlandı. Kitabımı alıp kalktım. Çakır keyiftim. Oda anahtarı? Cebimi yokladım, iki kart evet, biri annemin odasını açıyor, kadıncağızın uykusunu bölmek istemem, tamamdır. Ve kafamı kaldırdım ki karşımda Raymond. Annem koluna girmiş, restorandan içeri giriyorlar. Ya da annem değil anneme benzeyen bir kadın. Yo yo annem. Keşke annem olsa ve hiç olmadığı kadar sağlıklı olsa, üzerine mor elbisesini geçirmiş olsa, teni güneşten kıpkırmızı daha bir güzel olsa, kıpır kıpır olsa, gençleşmiş olsa. Raymond, Huck’ın bir saattir ısıttığı sandalyeyi kibarca çekip annemi oturtturuyor olsa, bütün o beyfendiliğiyle. Yıllardır olamadığı kadar mutlu olsa annem, bunu hak ediyor. Çok erken öldü sevdiği ikisi de hayat dolu ve güzelken… Sekiz yıl oldukça uzun bir zamandır anneciğim… Bırak artık…
Keyiflerini kaçırmak istemedim. Yavaşça kapıya yöneldim. Annem bir kahkaha patlatıverdi. Lütfen olsa, olsa olsa… Belli bu Raymond çok komik adam. Annem öyle her şeye gülmezdi çünkü. Ne de güzel şeydir yaşamak. Hadi bakalım havluları al, sonra saunaya gir. Ya da dur! Git sen de Huck gibi bir tabak patates kızartması söyle, ketçap, mayonez sonra da kaydırak sırasına gir ve en tepeden kendini aşağı bırakıver. Çünkü Raymond kesin öyle yapardı. Sonuçta sıkıştın mı ya çocukların ya da iş bilir yaşlıların izinden gideceksin ki ölüler öldükleri yerde, geride kalanlar ise bastıkları yerde mutlu olsunlar. Şimdide.


